24 Şubat 2011 Perşembe

Sıla-i Rahim yapınız

Bolluk içinde yaşamak istiyorsanız, Sıla-i Rahim yapınız!
Kısaca akrabaları yoklamak demek olan sıla-i rahimin dinimizde çok büyük bir yeri vardır. Şu dünyada bolluk içinde, rahat bir hayat sürmek istiyorsanız mutlaka sılar-i rahim yapmalısınız. Çünkü sıla-i  rahimi terk eden rahmetten mahrum kalır. Sıkıntılardan kurtulup şöyle rahat bir hayat süremez.
Hatta peygamberimiz (sav) bir hadislerinde sıla-i rahmi kesenin içinde bulunduğu topluma rahmetin gelmeyeceğini haber vermiştir. Artık bir toplumun büyük çoğunluğu sıla-i rahimi keserse o toplumun hali nice olur, düşünün? O toplumda problemler biter mi, sıkıntılar biter mi? Acaba, şimdi bizim toplumumuzda çekilen sıkıntıların bir sebebi de bu olmasın, sakın? Evet, olabilir!
İçinde yaşadığımız bu ahir zamanda sıla-i rahimin de kesileceğini peygamberimiz (sav) haber vermiştir. Evet, günümüzde sıla-i rahim neredeyse kesilmiştir. Bunun pek çok sebebi olabilir. Sebep ne olursa olsun bu kabul edilemez. Bu ilişkileri kuvvetlendirmek için gayret etmemiz gerekir. Yoksa toplum olarak hepimiz zarar görmekten kurtulamayız. Namaz kılmayanların, içki içenlerin, faiz yiyenlerin, küs duranların ve bahusus akraba ilişkisini kesenlerin bize zararı olmuyor mu sanıyorsunuz? Onların, içinde yaşadıkları topluma çok büyük zararları vardır amma çoğu zaman biz, bu zararların onlar yüzünden başımıza geldiğini bilemiyoruz.
Peygamberimiz s.a.v. sıla-i rahim ile ilgili olarak bazı hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Sıla-i rahim yapana rahmet, bıçağın devenin hörgücüne varmasından daha çabuk gelir”
 "Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.''
 "Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır." Tirmizi
Sıla-i rahmi kesenin duası da kabul olmaz. Dolayısıyla, şu mübarek Ramazan günlerinde oruç tutup namazlar kılıyoruz. Bu yaptığımız ibadetlerin feyiz ve bereketinden istifade edebilmemiz yine bu sıla-i rahmi yapmamıza bağlıdır. En azından ilişkileri koparmamak gerekir.
Elbette günümüzde sıla-i rahimi yapmak zorlaşmıştır. Çünkü insanlar en yakınlarından beklenmedik zararlar görmektedirler. Bu durumda ilişkiler nasıl devam edecek? Bu kolay değil, amma hiç olmazsa ilişkileri kesecek duruma gelmemelidir. İnsan akrabalarını tanır. Olabilecek sıkıntıları önceden tahmin edip ona göre davranmak gerekir. Problemleri ortaya çıkmadan önlemek, kendisi ile anlaşamadığımız akrabamızdan biraz uzak durarak ilişkileri küsecek seviyeye getirmemek gerekir. Küs durmaktansa biraz uzak durmak daha iyidir. Zira akrabalar ile küs olmak yasaktır. Bir mümin ile bile üç günden fazla küs durmak haram olursa akrabayı varın siz düşünün.
Evet, yapacağımız iş, bu yazıyı okuduktan sonra ilişkilerimizi gözden geçirmek, küs olduğumuz akrabamız var ise ne edip edip küslüğü bitirmek, uzakta olan akrabalarımız var ise bir telfonla dahi olsa hal ve hatırını sormak, yaklaşmakta olan bayramda bayramlarını tebrik etmek, yakındalar ise, onlar bize gelmese bile, bir bayram ziyaretinde bulunmaktır. Böylece ilişkilerin hiç olmazsa kopmasına fırsat verilmemelidir.
Demek, kim ömrünün uzun ve bereketli, rızkının bol ve geniş olmasını istiyorsa  sıla-i rahme devam edecek, akrabalar ile ilişkisini kesmeyecektir.
……
GÜNÜN SÖZÜ: “Azgınlaşan ve sahibini peşinden sürükleyen nefisler Ramazan-ı Şerifte sakinleştirilerek tekrar sahiplerine teslim edilirler”
















Biz yemeği terk etmedik, yememizi Allah cc yasak etti!


Bu manaya yetişmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Zira kişi isterse oruç tutuyor, yeme içmeyi terk ediyor; isterse de tutmuyor, niyet etmiyor gibi bir hava vardır. Yani, oruç tutmak sanki kişinin elinde imiş gibi düşünülüyor. Kişi oruç tutarsa sevap kazanıyor, tutmazsa günaha giriyor. Dolayısıyla oruç tutmayanlar istedikleri gibi yiyip içebilir sanılıyor.
Halbuki, gerçekte Ramazan ayının gündüzünde yeme, içmeyi ve  cinsel ilişkiyi yasaklayan Allah’tır. Nimetlerin sahibinin kendisi olduğunu ilan edercesine Ramazan Ayı’nda gündüzleyin nimetlerinin yenilmesini ve içilmesini yasaklamıştır. Kadın da en büyük nimetlerden olduğundan onu da yasaklamıştır. Dolayısıyla bu yasağa uymayanlar büyük cezayı hak etmiş olurlar. Çünkü büyük bir yasağı çiğnemiş oluyorlar. Yani kişi isterse niyet eder oruç tutar, istemezse niyet etmez ve oruç tutmaz ve istediği gibi yiyip içebilir sanılmasın. Ramazan ayında Allah cc nimetlerin sahibi olarak onların yenip içilmesini yasaklamıştır. Bu yasağa uymayanlar büyük bir suç işlemiş olurlar.
Demek ki Ramazan ayının gündüzünde nimetlerin hakiki sahibi ve yaratanı olan Allah cc nimetlerinin yenmesini ve içilmesini yasaklamıştır. İşte oruç tutup bu yasaklara uymakla Allah’a inandığımızı gösterdiğimiz gibi, bu nimetlerin de O’nun olduğunu kabul etmiş olduğumuzu ilan etmiş oluruz. Bir nevi oruç, kulluğumuzun ilanı ve emir yasak dinlediğimizin göstergesidir. Şimdi biz niyet ettiğimiz için oruç tutuyor değiliz, aksine Allah cc yasak ettiği için yiyip içmiyoruz. Niyet etmemiz bu emri ve yasağı kabul etmemiz ve itaatimizi göstermemizdir. Yasak imsak dediğimiz vakitte başlıyor. Akşama kadar yasaklara uyuyoruz ve yiyip içmiyoruz. Akşama yakın sofraların başında oturuyoruz. Çok aç ve susuz olduğumuz halde yemeklere elimizi uzatmıyoruz. Neden? Çünkü yasak henüz devam ediyor. Yasağın kalkması ezan ile ilan edildiğinden yasağın kalkmasını bekliyoruz. Adeta nimetlerin sahibi olan Allah’ın cc “buyrunuz, yiyiniz” iznini bekler gibi milyonlarca müslümanın sofralarının başında oturduklarını bir düşünün. Hiç olmazsa iftar zamanı bir milyon insanın yaşadığı Konyamızda bütün Müslümanların sofralarının başında “buyrunuz, yiyiniz” iznini beklediklerini hayal edin.Ne müthiş bir manzara değil mi?
İşte oruç böyle harika, güzel ve muhteşem bir ibadettir. Oruç, Milyonlarca müslümanın, alem-i İslam düşünülürse, milyarlarca müslümanın toplu olarak yaptıkları bir ibadettir. Şimdi, ben de müslümanım deyip te böyle ulvi bir ibadete katılmayanlar insan ismine layık mıdırlar?
Evet, eğer Allah’ı rab olarak tanıyorsan ve bütün bu nimetleri O’nun yaratıp bize ikram ettiğini kabul ediyorsan O’nun ramazan ayındaki yeme içme yasağına da uyacaksın.
İşte oruç böyle halis bir imanın alametidir. Zira oruç tutan gizli olarak yiyip içebilir. Kimse de görmez. Amma o Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğunu kabul ediyor ve buna inanıyor ki yalnızken de yiyip içmiyor.
Kısaca hakiki manada oruç tutanlara ne mutlu; bu güzel ibadetin kıymetini bilemeyip oruç tutmayanlara da ne kadar yazık…

Bid'atlerden sakının

Bid’at işleyenlere Ehl-i Bid’at denir. Ehl-i Bid’at’ın yaptıkları namaz, oruç, hac, zekat gibi aklınıza gelen bütün ibadetleri kabul edilmez. Her ne kadar ibadet yapmış olurlarsa olsunlar kıymeti olmaz. Bu hadis-i şerif ile sabittir. Öyleyse, bu bid’at meselesi son derece önemli bir meseledir.
Kısaca, bid’at: dinde olan bir şeyin kaldırılıp, yerine başka bir şeyin konulması ve onun ile amel edilmesidir.
Şimdi, çok dikkat çekici bir şey söyleyeceğim. Ramazan ayı neden on bir ayın sultanı oldu? “Şehru Ramzan ellezi ünzile fihil Kur’an” (Ramzan ayı öyle bir aydır ki onda Kur’an indirilmiştir)  ayetiyle sabittir ki.. ramazan ayı on bir ayın sultanı olma şerefini içinde Kur’an indirilmiş olmasından almaktadır. Peki… Kadir gecesi neden bin aydan daha hayırlıdır? Çünkü, o gecede Kur’an indirilmiştir. Dikkat ediyor musunuz? İş Kur’an’da… Kur’an’ın indiği ay böyle kıymetlenirse, Kur’an’ın indirildiği gece böyle şereflenirse… acaba O Kur’an ne kadar kıymetlidir, ne kadar önemlidir, anlaşılmaz mı?
Evet, Kur’an…Kur’an… Kur’an… Yaş ve kuru ne varsa içinde olan Kur’an… Allah’ın emir ve yasaklarının içinde yazılı olduğu Kur’an… Allah’ın kullarından neyi yapıp, neleri de yapmamalarını istediğini bildirdiği Kur’an… mirasın nasıl paylaşılacağından, haksız olarak cinayet işleyene ne ceza verileceğine kadar içinde her şeyin yazılı olduğu Allah’ın kelamı olan Kur’an… kadınların nasıl giyineceğinden devletin nasıl idare edileceğine kadar küçük büyük her alanda ayetlerin yazılı olduğu Kur’an…
Evet, dinimizin temeli Kur’an’dır. Kur’an’da Rabbimizin açık emir ve yasakları vardır. İşte bu açık emirlerin yapılmasını yasaklamak, onlara karşı olmak ve onların yerine başka şeyleri koyup onları tatbik etmek en büyük bid’attir. Ramazanda oruç tutacaksın, kadir gecesini sabaha kadar ihya edeceksin amma, Kur’an’ın toplum hayatında tatbik edilmesine gelince “olmaz!” diyeceksin. Elbette, Kur’an’da belirtilen emirler yapılmazsa onun yerine başka şeyler yapılacaktır. İşte o yapılanlar bid’attir.
Demek, kişi Kur’an’da belirtilen emirlere karşı olursa, onların yapılmasına engel olmaya uğraşırsa bu kişi ehl-i bid’attir. Dolayısıyla bu kişi sabahlara kadar namaz da kılsa, gündüzleri oruç ta tutsa bir faydasını göremez; bu bid’atı bırakmadıkça, bu bid’atten vaz geçmedikçe… Konumuz ile ilgili Ramuz el ehadis adlı kitaptan alınmış bazı hadisler:
Allah, bid'at sahibinin amelini, bid'atini bırakıncaya kadar kabul etmez.” Hz. İbni Abbas (r.a.)
“Bid'at ehli, Cehennem ehlinin köpekleridir.” Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
“Allah (z.c.hz.) (dinde, amel ve inanışta) bid'at ehlinin ne duasını, ne zekâtını, ne haccını, ne namazını, ne de sadakasını kabul eder. Yani hiç bir şeyini kabul etmez. Nihayet bunlar, kılın hamurdan çekilişi gibi, dinden çıkarlar.” Hz. Huzeyfe (r.a.)
Evet, dinimizde belli olan bir hükmün kaldırılıp yerine başka bir şey konulması bid’at olursa; acaba dinimizin bütün hükümlerinin birden kaldırılması nasıl olur? En büyük bid’at işte budur ve bunu yapanlar, bunu yapanları sevenler, bu yapılanları beğenenler, bunlara taraftar olanlar, benimseyenler ve bunlarla isteyerek amel edenler ehl-i bid’at olurlar. Bunların yaptıkları hiçbir amel kabul edilmez ve bunlar cehennem ehlinin köpekleri olurlar.
Bu konu çok geniştir ve maalesef günümüz hocalarının da bu konuda yeterli bilgileri yoktur. Onlar “la ilahe illallah” diyenleri cennetle müjdelemekle meşguldürler. Dağlar gibi amellerle gelip te cehenneme atılmaları emredilecek olanların kimler olduğundan ise bahseden yoktur.
…..
GÜNÜN SÖZÜ: “En büyük bid’atlerden birisi de devletin Allah’ın kanunlarıyla değil de, insanların kafasından çıkan kanunlarla yönetilmesidir.”

kork Allah'tan kurtul bütün korkulardan

Korkmak insan fıtratında olan bir duygudur. Allah cc insana kokmak özelliği vermiştir. Bu insan korkar. Nasıl korkmasın ki.. Her an hastalanabilir, her zaman bir kaza geçirebilir, yolda giderken birisi üstüne çıkabilir, yolda yürürken yukarılardan bir şey düşebilir, işi her an alt üst olabilir, her zaman bir mikrop bütün hayatını alt üst edebilir. Karşısına çıkacak kötü bir amir, kötü bir komşu, kötü insanlar dünyasını değiştirebilir. Yıllarca çabalayarak, dişinden tırnağından artırarak aldığı evi bir depremle yıkılabilir. Her zaman bir kriz çıkabilir, bir savaş başlayabilir. Kısaca insanı küçük büyük bir sürü tehlike kuşatmıştır. Hangi biri ile mücadele edecek? Her an her şeyin başına gelebilecek olması ihtimali onun uykularını kaçırır. Nitekim her gün birilerin başına böyle şeylerin geldiğini de görmektedir.
Şimdi insan, bütün bu korktuğu şeylerle nasıl mücadele edecektir? Bu kadar aciz olan insanın bunlarla mücadelesi, bunlara karşı dayanması mümkün değildir. Bu durumda insanın dünyası, hayatı zehir olmaktadır. Öyleyse, Allah cc insana bu korkmak özelliğini insanın hayatı perişan olsun diye mi vermiştir? Bu mümkün değil.
Öyleyse, bu korku niçin verilmiştir? Çünkü bu korku yüzünden insanların hayatı perişan olmaktadır.
Evet, Allah cc insana diğer pek çok duygular gibi korkma duygusu da vermiştir. Eğer insan neden ve kimden korkacağını bilirse bu duygusu ona çok faydalı olur. Hayatını korumasını, dünya hayatında istikametli yaşamasını sağlar; aynı korku ahiretini, ebedi hayatını kazanmasına da sebep olur.
Demek problem korkumuzu nerede ve kime karşı kullanacağımızı bilmediğimizden kaynaklanmaktadır. Allah cc böyle bir kanun koymuş ki, eğer insan Allah’tan korkarsa başka hiçbir şeyden korkmaz. Allah cc onu başka şeylerle korkutmaz. Diğer insanlar,” ya.. kanser olursam” diye korkarken o, kanser olsa bile korkmaz. Çünkü bilir ki bir gün bir sebeple bu dünyadan ayrılacaktır. “Demek benim ölümüm de bu hastalık yüzünden olacakmış” der ve korkusu yok olur. Başına her an bir bela ve musibetin gelebileceği ihtimali onu hiç korkutmaz.Çünkü o, bilir ki.. bu alemde Allah cc demeden bir zerre bile kıpırdamaz. Allah cc dilemeden hiçbir şey olmaz, O dilemişse eğer, hem önlemek mümkün değildir, hem de O’ndan gelen güzeldir.
Bu kişi insanlardan da korkmaz. Çünkü bilir ki onların ipleri de O zatın elindedir. O demeden hiç kimse ona zarar veremez. Hatta iyilik te yapamazlar. Onun için ona buna yalvarmak zilletinden de kurtulur. Ne isteyecekse Allah’tan ister, neden korkuyorsa ondan Allah’a sığınır.
Evet, Allah’tan korkar, O’ndan ister; böylece diğer bütün varlıklardan ve bütün zalimlerden korkmaktan kurtulur, onlara yalvarmak zilletinden beri olur. Rahat bir hayat sürer. Hiçbir şeyden endişesi olmaz. Bilir ki, eceli gelmeden de kimse onu öldüremez. Bu yüzden savaşın ortasında bile olsa ölüm korkusu onu yakalayamaz.
Evet, günümüzde herkes bir şeylerden korkmakta ve endişeli bir hayat sürmektedir. Çünkü, Allah korkusu kalmamıştır. Görüldüğü gibi Allah’tan korkmamanın cezası da daha dünyada başlamaktadır. Evet, Allah’tan korkmadığı için emirlerini yapmayanlar, yasak ettiği şeyleri yapanlar; titreyerek bir hayat sürdükleri gibi, ahirette de onları daha büyük sıkıntılar beklemektedir.
…..
GÜNÜN SÖZÜ: “Yapılan iyilik yapan için çok basit olabilir; birisine yol göstermek veya aç birisini doyurmak gibi. Ancak bu iyilik yapılan için çok önemlidir.”

Başında besmele çekemeyeceğin işi yapma!

Bir iş yaparken başında besmele çekmek bizim müslüman olduğumuzun alametidir. Başında besmele çekilmeyen işte hayır yoktur. Dolayısıyla meşru olan her hayırlı işimize başlarken besmele çekmeli ve bunu alışkanlık haline getirmeliyiz. Çünkü besmele çekilmeyen işe şeytan ortak olur. Besmele çekmeden yersen şeytan da seninle beraber yer, besmele çekmeden eve girersen şeytan da seninle beraber eve girer, besmele çekmeden hanımınla beraber olursan şeytanda  hanımınla beraber olur. Bunlar hadsiler ile sabittir.
Bunlar meşru olduğu halde başında besmele çekilmezse olacağı budur. Bir de başında besmele çekilmesi yasak olan işler vardır. Kısaca, haram olan bir şeye besmele ile başlanamaz.
Mesela, içki kadehini kaldıran kişi besmele çekemez. Zina yapan kişi besmele çekerek zina edemez. Tavla oynamaya besmele ile başlanamaz. Hırsızlık yaparken besmele çekilemez. Çalınan şey haram olduğundan bu çalınan şey besmele ile yenilemez.
Kişi içki içse büyük günah işlemiş olur amma, bilerek içkiyi besmele ile içerse küfre girer. Bunun için haramları işlerken kesinlikle besmele çekilemez.
Bu durumda kazancı kesin olarak haram olanların durumu çok kritiktir. Bu yüzden kazancımıza haram karıştırmaktan şiddetle kaçınmalıyız.
Aslında kişi, eğer kendisine güzel bir yol tutmak istiyorsa, hayırlı işler veya normal meşru kabul edilen işleri yaparken besmele çekmeyi ihmal etmeyecek, başında besmele çekilmesi yasak olan bir şey olursa o şeyi de terk edecektir. Yani, başında besmele çekemeyeceğin işi de besmelesiz yap demiyoruz, o işi terk et, o işi yapma, diyoruz. Eğer kişi sadece başında besmele çekilemeyen işleri terk edecek olsa inşallah yakayı kurtarır.
Evet, yatarken bismillah, kalkarken bismillah. Eve girerken bismillah çıkarken bismillah. Arabaya binerken bismillah, inerken bismillah. Her meşru işimize başlamak ‘bismillah’ ile olacak. Bir iş ki.. başlarken bismillah çekilmesi mümkün değil. O işi hemen terk edeceksin.
Bunu yapabilmek haramlara dikkat etmek demektir. Başında besmele çekilemeyen işleri terk etmek haramları terk etmektir.Bu ise takvadır. İnsanların Allah katındaki üstünlükleri ise takvalarına göredir. Demek başında besmele çekilemeyen işleri terk edenler takva ehli olacaklarından dereceleri de o derece yüksek olacaktır. Görüyor musunuz, başında besmele çekilemeyen işleri terk ederek kişi hangi derecelere yükseltiyor?
Bir haramın terki vaciptir. Dolayısıyla bir şeyi ‘bu haramdır’ diye terk etmek bir vacip işlemek olduğundan bir vacip işlemek sevabı kazandırır. Günümüzde ise insanların üzerine sel gibi haramlar geldiğinden bunları terk ederek pek çok sevap kazanmak mümkündür. Öyleyse, günümüzün bu olumsuz tablosunu kendi lehimize çevirmemiz mümkündür. Üstümüze gelen bu sel gibi haramları kasten terk ederek, onlardan uzak durarak her bir terkimizden bir vacip işleme sevabını kazanabiliriz.
Unutmayalım, ahirette çok sevaba ihtiyacımız olacak!
….
GÜNÜN SÖZÜ: “İnsan içinde yaşadığı çevreden etkilenir. Bunun için haramların yaygın olarak işlendiği yerlerde durma!”


Müslüman olmak şerefi bize yeter


Meşhur, tarihi olayı bilirsiniz. Adaleti ile aleme nam salan Hz.Ömer Şam seferindedir. Koca islam aleminin halifesi olarak kölesi ile beraber bir tek develeri vardır. Adaletin gereği olarak köle ile Hz.Ömer deveye sıra ile binmektedirler. Yani, İslam devletinde, orta çağ diye kötüledikleri o dönemde devletin en başındaki Hz.Ömer ile en aşağıda olan köle aynı haklara sahiptirler. Deveye sıra ile binerek o çöllerde yolculuk etmektedirler. Nihayet Şam’a yaklaşılır. Elbette bütün Şam ahalisi Hz.Ömer’i karşılamak için bekleşmektedirler. Ancak deveye binme sırası da köleye gelmiştir.
Köle devenin üstünde, Hz.Ömer yerde yaya… Böyle nasıl Şam’a girilecektir? Köle Hz.Ömer’e yalvarır: -Ben hakkımı sana veriyorum, diye…Adaleti aleme nam salan Hz.Ömer’i ikna etmek mümkün olmaz. Deveye köle binecektir. En son orada bulunanlardan biri bu durum karşısında “şerefimiz ne olacak, efendim” der. Hz.Ömer tarihi bir cevap verir. “Müslüman olmak şerefi bize yeter. Müslüman olduktan sonra başka şeref mi arayalım? der.
Evet, Müslüman olmak şeref olarak bir kişiye yeter. Deveye binmekte ne şeref olacak ki..
Evet, insan bindiği arabadan şeref kazanamaz, oturduğu eve göre şerefi olamaz. Giydiği elbiseden şeref kazanılamaz. Dünya malı ile şeref olmaz. Makamlar mevkiler geçicidir. Böyle geçici şeylerle şeref kazanmaya çalışanlar, bunlar ellerinden çıkınca ne yapacaklardır?
Halbuki Müslüman olmak öyle bir şereftir ki.. tarif edilmez.
En başta Müslüman olmakla biz, bu kâinat sahibine muhatap, dost olduk. O’nun emir ve yasaklarına uyarak O’na kul olmak, O’nun yarattığı bir eser olmak, O’nun verdiği hayatı yaşayıp, O’nun verdiği rızkı yemek, O’nun şu harika mülkünde yaşamak nasıl bir şereftir, bir düşünün. Müslüman olmakla Peygamberlerin bile kendisine ümmet olmak istedikleri ve ancak İsa as’a nasip olacak Allah’ın en sevdiği kuluna ümmet olmak gibi tarif edilmez bir şeref kazandık. İslamiyet’ten uzak olanların perişan oldukları bu alemde Müslüman olmakla bizler yolumuzu bulduk, niçin yaşadığımızı anladık, nereye gittiğimizi öğrendik.
Müslüman olmakla toplumda nasıl yaşanacağını, büyüklere nasıl muamele edileceğini, küçüklere nasıl şefkat gösterileceğini öğrendik. Müslüan olmakla aile hayatı nasıl kurulur, nasıl devam ettirilir, kadının haklarını, erkeğin haklarını öğrendik. Komşu ilişkileri nasıl olacak, ibadet, şükür nasıl yapılacak onu öğrendik. Nefis ve şeytanın oyuncağı olmaktan İslamiyet sayesinde kurtulduk.
Müslüman olmakla şu dünyada nasıl yaşanacağını, neleri yapacağımızı, neleri de yapmayacağımızı öğrendik.
Müslüman demek bu kâinatın sahibine kul, habibine ümmet demek. Bu şeref bir insana yetmez mi? Yaşadığımız İslamiyet ile, öldükten sonra da akıl ve hayal yetişmez nimetlere gene bu İslamiyet sayesinde kavuşacağız inşallah.
Biz müslümanız. Nimetlerden istifade eder, şükür ederiz ve sevap kazanırız. Başımıza sıkıntı gelir, sabrederiz sevap kazanırız. Bizim için ne gam vardır nede keder. Dünya bile bizim için adeta bir cennettir.
Evet, biz müslümanız. Bu şeref bize yeter. Müslüman oldukları halde şerefi başka yerlerde arayanlar, yazık onlara…
…..
GÜNÜN SÖZÜ: “Müslümanın ölüsüne verilen değere bak ki; yıl on iki ay, yirmi dört saat –farz namazlar hariç-hiç durmadan devam eden Kâbe’nin etrafındaki tavaf, müslümanın cenaze namazı için duruyor”

dünya mehdi-i Azam dönemine girmiştir

Daha iki hafta önceki yazımda son cümle olarak "Dünya yeni bir sürece girmiştir ve Türkiye bu sürecin dışında kalamaz. Türkiyedekilerin bu süreci durdurmaları mümkün değildir" diye yazmıştım. Evet, çok geçmedi, sadece iki hafta, ve bu yeni sürecin işaretlerini herkes görmeye başladı. Geçen hafta Türkiye'de ilkler yaşandı ve yaşanmaya da devam edecektir. Artık değişim kaçınılmazdır. Bu ne senin nede başkaların başarısıdır. Bu dünyaya gelmekte olan yeni dönemin işaretleridir. Nasıl bu kâinatın sahibi o şiddetli soğuk kış günlerinden sonra baharın gelmesini murad ediyor ve hiçbir şey baharın gelmesine mani olamıyorsa, dünyaya da yeni bir dönem geliyor. Hiç çekinmeden ve korkmadan ve tereddüt dahi etmeden diyorum ki, dünyaya Mehdi-i Azam dönemi geliyor. Dikkat edin. Türkiye'ye demiyorum! Dünya Mehdi-i Azam dönemine girmiştir. Artık işaretleri de gözle görülür hale gelmiştir.
Sadece Türkiyedekiler değil dünyadaki bütün din düşmanları bu dönemi engellemek için uğraşıyorlar amma başarılı olmaları mümkün değil. Çünkü böyle bir dönemi bize Allah cc vaad etmiş, peygamberimiz sav haber verip müjdelemiştir. Allah cc bir şeyi vaad eder de o iş olmaz mı? Veya, acaba olacak mı, veya nasıl olacak, gibi bir tereddüt olmamalıdır.  Peygamberimiz sav neyi haber vermiş te olmamış? Evet, bir şeyi Allah cc vaad etmişse o iş mutlaka olur ve bir şeyi peygamberimiz sav haber vermişse o iş mutlaka meydana gelir. Bir müjde veren daha var! Asrımızın imamı Bediüzzaman Hz.leri... Bediüzzaman Hz.leri kendisinden sonra gelecek zatın Ahir zamanda beklenen büyük mehdi veya Mehdi-i Azam olacağını açık olarak eserlerinde yazmıştır. Yapacağı işleri de yazmıştır. Evet, Mehdi-i Azam olan zatın bugün dağınık halde olan ve çoğu Amerika ve Avrupa'nın kuklası olan İslam ülkelerini bir araya getirerek İslam Alemi'ni oluşturacağını ve Kur'an'ı bütün hükümleri ile tatbik edeceğini haber vermiştir. Elbette kendisi de Alemi İslam'ın başında olacaktır. Bütün dünyada bütün Müslümanlar Allah'ın vaadi, peygamberimiz sav'in müjdesine güvenerek büyük bir istek ve arzu ile o dönemi beklemektedir.
Allah'ın emirlerinin yasaklandığı, Allah'ın emirlerini yapanların cezalandırıldığı bu karanlık dönem artık bitmek üzeredir. Allah"ın yasak ettiği şeyleri serbest edecek kadar haddini tecavüz eden zalimlerin dönemi kapanmak üzeredir. Hiçbir güç bu karanlık dönemin kapanmasına ve İslam güneşinin doğmasına mani olamayacaktır.
Burada şunu da belirtelim ki bu gün hizmet dava eden bazı kesimler hiçbir dayanakları olmadığı halde Mehdi-i Azam'ın gelip gittiğini söylemektedirler. Bu sözün hiçbir aslı astarı yoktur ve hiçbir geçerliliği de yoktur. Dayandığı ciddi bir delili de yoktur. Bunun için böyle yanlış fikirlere itibar edilmemelidir. Bu yanlış fikir İslam düşmanlarının işine geldiğinden onlar tarafından desteklenmektedir. Bu sözü Üstad Bediüzzaman Hz.leri için söylemektedirler. Ben şahsım olarak Risale-i Nur eserlerini uzun zaman tetkik ettim. Bediüzzaman Hz.leri'nin böyle bir iddiası olmadığı gibi Mehdi-i Azam'ın kendisinden sonra geleceğini ve yukarıda bahsettiğim gibi Alem-i İslam'ı meydana getireceğini ve Kur'an'ı bütün hükümleri ile tatbik edeceğini yazmıştır. Daha başka yapacağı işleri de eserlerinde belirtmiştir. Bu yüzden Bediüzzaman Hz.lerine Ahir zamanda gelecek olan Mehdi-i Azam demek ona büyük bir iftiradır. Bu iddianın hiçbir dayanağı da yoktur.
Evet, mehdi-i Azam dönemi gelmek üzeredir ve büyük bir iştiyakla o büyük zatı, Mehdi-i Azam'ı beklemekteyiz. Geliyor… Yakında… hem de çok yakında…