22 Mayıs 2013 Çarşamba

Cariye efendisini doğurdu




Cariye efendisini doğurdu!..
Haberiniz var mı?  Günümüzde cariyeler efendilerini doğuruyorlar. Meşhur Cibril hadisinde Cebrail a.s.’ın kıyamet alâmetlerini sorması üzerine, Peygamberimiz s.a.v. “Cariye efendisini doğuracak.” buyurmuş ve cariyenin efendisini doğurmasını kıyamet alameti olarak saymıştır. Hâlbuki bugün, belki de yeryüzünde bir tek cariye bile yoktur. Şimdi ahir zamanda olduğumuza ve piyasada da hiç cariye olmadığına göre bu, ‘cariyenin efendisini doğurması’ meselesi nasıl olacak? Hâlbuki Peygamberimiz s.a.v. her ne haber vermişse mutlaka olmuştur. Şimdi ahir zamanda olduğumuza göre, mutlaka cariyeler efendilerini doğurmaktadırlar ancak, demek ki bizler anlayamıyoruz. Öyleyse bu hadis-i şerifi kelime kelime inceleyerek meseleyi anlamaya çalışmalıyız. Şimdi, Cariyenin ne demek olduğunu ve özelliklerini hep beraber görelim.
Cariye demek “kadın köle” demektir. Cariyenin en büyük özelliği hür kadınlar tesettürlü dolaşırken onların açık-saçık dolaşmalarıdır. Hatta bir defasında Hz. Ömer örtülü gezen bir cariyeyi azarlamış ve “Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” demiştir.
Allahû alem bu hadisi şerif aynı zamanda ahir zaman kadınlarının cariyeler gibi açılıp saçılacaklarını haber vermiştir ki günümüze tam olarak uymaktadır. Açık saçıklık o kadar kötü bir şeydir ki 1400 sene öncesinden buna dikkat çekilmiştir. Günümüz kadınlarını cariyelere benzetmesi çok manidardır! Onların gerçek seviyelerini de ortaya koymuştur. Hür kadın nere, cariye nere?
Peki, diyelim ki günümüz kadınları açılıp saçılarak 1400 sene önceki kadın köleler olan cariyelere benzediler. Peki… efendilerini doğurmaları nasıl olacak?
Bu meseleyi herkes kendisini veya çevresini şöyle biraz dikkatle incelerse hemen anlayabilir. Eskiden ailenin büyükleri: anne ve babalar, hatta birçok ailede dede ve nineler idi. Onlar, ailenin en büyükleri olarak hürmet ve saygı görürler, herkes onlara hizmet ederdi. Onların işleri görülür, istekleri derhal yerine getirilirdi. Herkes onlara saygı gösterir ve hizmetlerini görürlerdi. Onlar efendi idiler. Çocuklar, evin küçükleri olarak yapabildikleri işlerde aileye yardım ederler, büyüklere hürmet ederler, sayar ve severler ve onlara hizmet ederlerdi. Yani, efendiler, anne-babalar veya dede ve neneler idi. Efendiler, evin büyükleri idi. Yani, kadınlar örtülü, tesettürlü; doğurdukları da onlara hizmetkâr ve yardımcı idiler. Şimdi ise efendiler değişti.
Kadınlar açılıp saçılıp cariyeleşti ve “cariye” hükmünü aldılar. Ve dikkat ederseniz kendi doğurdukları çocuklarına da hizmetkâr oldular. Yani, doğurdukları onların efendileri oldu. Evet, cariyeler efendilerini doğurdular!..Sadakte Ya Resulallah!..Senin verdiğin bir haber daha gerçekleşti ve bizler, bu günün Müslümanları buna şahit olduk. Sen neyi haber verdin de olmadı? Demek, anlamalıyız ki, ahirete ait te ne haber vermişsen mutlaka olacaktır. Bizler, o haberlere de olmuş gibi veya gözümüzle görmüş gibi inanmalıyız. Konumuza dönersek:
Bugünkü kadının işi: Çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamak, kahvaltısını koymak, yemeğini yedirmek, elbiselerini yıkamak, giydirip kuşatmak, onu okula getirip götürmek, hatta okulun kapısında beklemek, ihtiyaçlarını almak için çalışıp çabalayıp kazanmak ve çocuğuna harcamak! vs… vs…Dikkat ederseniz günümüzde çocuklar efendilerdir ve efendiliklerinin de farkındalar ki hep emir ediyorlar. “Şunu isterim, bunu isterim” diyorlar. “Hayır” diyebiliyor musun?” Adeta anne babaların bütün dünyaları çocukları. Aman! Onlar rahat etsin. Aman! Onlar sıkıntı çekmesin. Aman! Çocuğuma bir şey olmasın. Aman! Okusun, büyük adam olsun. Aman… Aman… Aman…
Anneler çocuklarına hizmet ederken adeta kendilerini feda ediyorlar. Çocukları için her fedakarlığa
katlanıyorlar. Görünüşte bu çok büyük bir kahramanlık. Onlar çocukları için her şeyi yapıyorlar. Amma madalyonun öbür tarafı hiç te öyle değil. Onlar çocuklarının dünyalarını yapalım derken ahiretlerini yıkıyorlar. Yarın ahirette çocukları ateşi ve azabı görünce ilk olarak anne ve babalarından şikâyet edecekler! Ahiretimizi kurtaracak şeylere bizi sevk etmediler diye. Anne babalar bu yaptıkları hatanın daha dünyada da cezasını çekmektedirler. Çocuklar yaramaz ve hırçındırlar. Çocukların ahir zamanda yaramaz ve hırçın olacakları hadis-i şerifte de haber verilmiştir. Sen çocuğun için her fedakârlığa katlan, o senin için eziyet makinesi olsun! Ne dersiniz? Açılıp saçılarak Allah (c.c.)’a isyan eden ve erkekleri günaha sokan bu kadınların yaptıkları yanlarına kalır mı? Tabii ki bu daha dünyadaki ceza. Ahiretteki cezasını ise bilseler boğazlarından lokma geçmez!
Günümüz çocukları zerre kadar anne ve babalarına saygı göstermedikleri gibi hakaret etmekten de geri kalmıyorlar. Belki cariyeleşmeyen ve Allah (c.c.)’ın örtün emrine uyan kadınların çocukları müstesnadır.
Öyleyse şimdi söyle bakalım:
-Açık saçık mısın? Evet…
- Doğurduğuna hizmet ediyor musun? Evet…
- Zaman ahirzaman mı? Evet…
  Öyleyse denilebilir ki: Zaman ahir zamandır, Cariye efendisini doğurmuştur ve kıyametin kopması yakındır. Amenna ve saddakna!...

24 Şubat 2011 Perşembe

Küsleri barıştır

Bir müminin diğer bir mümine üç günden fazla küs durması yasaklanmıştır. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de Şüphesiz müminler birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin” emrini vermiştir. Hucurat Suresi10.
Dinimizde sosyal ilişkilere son derece önem verilmiştir. Bir gün bir kişi itikafta olan büyük bir zata gelip küs olduğu kişi ile kendisini barıştırmasını ister. O kişi hemen itikaftan çıkıp onları barıştırmaya yürüyünce bu kişi “efendim, acele etmeseydiniz, bizi bayramdan sonra barıştırırdınız, itikafınızı bunun için bozmasaydınız” demiştir. O büyük zat ona “iki kişinin arasını düzeltmek on sene itikaftan daha hayırlıdır” mealindeki hadis-i şerifi hatırlatmıştır. Evet, iki küs kardeşimizi barıştırmak, onların arasını düzeltmek on sene itikaf yapmaktan daha fazla sevaplı güzel bir ameldir. Hangimiz on sene itikaf yapabilir? Değil on sene, on gün bile itikafa giremiyoruz. Halbuki toplumdaki küsleri barıştırmak sureti ile böyle yüksek sevaplar kazanmamız mümkündür.
İnsanlar genellikle nafile ibadet yapanların çok sevap kazandıklarını sanırlar. Hadis-i şerifte görüldüğü gibi bir küsü barıştırmak on sene itikaf yapandan daha fazla sevap kazandırmaktadır.
Evet, çok amel ve ibadet yapmasalar bile insanlara yakın olan, onların dertleri ile ilgilenen ve onların sıkıntılarını gidermek için çalışanlar; işte bu kişilere  sevap noktasında yetişmeye imkan yoktur. Onlar yaptıkları küçük gibi görünen bir hareketle diğer insanların senelerce ibadet ile kazanacakları sevaptan daha fazla sevap kazanmaktadırlar.
Öyleyse, farz ibadetlerimizi yapıp haramları terk ettikten sonra sevap kazanmak, ahiretimizi kurtarmak istiyorsak, insanlara yardım edelim, onların sıkıntıda olanlarına yardımcı olalım, küs olanları barıştıralım, hasta olanlarına, odun kömür alamayanlarına, fakir olup evlenemeyenlerine, yaşlı olup ekmeğini alamayanlarına ve hakeza aklınıza ne gelirse yapabileceğimiz kadar yardımcı olalım. Onların şöyle içten bir “Allah razı olsun” demelerine paha biçilemez. Zaten biz de bütün bunları onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin sırf Allah cc bizden razı olsun diye yapalım. İnşallah o zaman Allah cc bizden razı olacaktır.
Allah’ın bir kuldan razı olması demek o kişinin ebedi olarak kurtulması demektir. Dünya ve ahirette mutlu olması demektir. Bundan daha başka insan ne isteyebilir ki..
Evet, toplum ile, insanlar ile ilgilenelim, elimizden geldiği kadar onlara iyilik yapmak ve yardım etmek için gayret edelim. Bu yapacağımız hareketler karşılıksız değildir. Sırf insanlara böyle yardımcı olmak ile evliya olmuş nice zatlar vardır.
İnsanlara iyilikte bulunmak böyle sevaplı ve böyle mükafatı büyük olduğundan kötülük yapmanın da o derece kötü ve günah olduğu açıktır. Eğer iyilik yapamıyorsanız,  hiç olmazsa insanlara zararınız dokunmasın. Bu dahi bir iyiliktir.
…..
GÜNÜN SÖZÜ: “İyilik yapan sanki kendine iyilik yapmıştır, ve kötülük yapan da sanki kendine kötülük yapmıştır.”

Hangi ilim farzdır?

En çok yanıltıldığımız konulardan biride budur.Hangi ilim farz, ne kadarı kime farz, faidesiz ilimler hangi ilimlerdir, haram olan ilimler nelerdir? bilmek gerekir. Yoksa ilim farz diye ortaya çıkıp haram yollara müslümanları sevk etmek büyük bir vebaldir. Unutmayalım ki Peygamber efendimiz (s.a.v.) faidesiz ilimden Allah’a sığınmıştır.
Herkese farz olan ilimler ilm-i hal bilgileri dediğimiz ilimlerdir. Kişinin dinimize göre yapmakla mükellef olduğu şeyleri ve onlarla ilgili meseleleri öğrenmesi farzdır. Yani dinimize göre nelerin farz olduğunu öğrenmek farz olduğu gibi bu farzlarla ilgili meseleleri öğrenmekte farzdır. Namazla ilgili, oruçla ilgili, gusül ve abdestle ilgili hükümleri öğrenmek gibi.
Birde kişinin yaptığı işe göre o işle ilgili dinimizin emir ve yasaklarını bilmesi o kişiye farzdır. Mesela bir tüccarın alış verişin şartlarını, farzlarını, haramlarını bilmesinin ona  farz olması gibi.
Bazı ilimlerde vardır ki; toplumda bir kısım insanların onları öğrenmesi yeterlidir. Tıp tahsili, bilgisayar eğitimi gibi.
Şimdi durum böyle olduğu halde ‘ilim kadın-erkek her müslümana farzdır’ diyerek ortaya çıkıp, müslümanları yanıltıp, kızları açıp-saçıp, erkeklerle iç içe matematik, fizik, kimya gibi ilimleri tahsil etmeye sevk etmek din namına işlenmiş büyük bir cinayettir.

Komşuluk neden bitti?

Evet komşular genel olarak birbirlerini tanımıyorlar. Sebebini hiç düşündünüz mü? Halbuki bunda bir kasıt yok. Komşularımızda genelde kötü insanlar değil. Buna rağmen ne onlar bizi tanır nede biz onları. Ancak kapıda veya asansörde rastlarsak bir hal hatır soruyoruz o kadar. Acaba ne oldu da biz komşular bu hale geldik?
Evet şimdi olaya başka bir açıdan bakalım.Şöyle bir hayal edelim. Sabah ezanları okunuyor. Apartmanın bütün erkekleri hatta yedi yaşından büyük çocukları gürül gürül kalkmışlar, sabah namazı için camiye gidiyorlar. Komşu ev ve apartmanlar da öyle. Her gün her namazda bu böyle. Şimdi söyleyin böyle bir toplumda komşunun komşuyu tanımaması diye bir şey olur mu? Komşulardan birisi camiye gelmese hemen eksikliği belli olur, araştırılır, sorulur, bir derdi varsa giderilir, hastaysa ziyaret edilir vs.
İşte bu zamanda camiyi, cemaati, namazı terk ettik. Ve böylece birbirimizden koptuk, komşu komşuyu tanımaz hale geldi. Komşumuz aç mıdır, tok mudur, hasta mıdır, bir derdi mi vardır haberimiz bile olmuyor. Bu konuda sen ne kadar gayret edersen et, olmuyor. Çünkü bu toplum islamî hayattan bilerek ve büyük emek sarf edilerek uzaklaştırıldı ve Avrupa-i bir hayat tarzı benimsetildi. Netice ortada. Avrupa-i hayat tarzı komşu komşuyu tanımamayı da beraberinde getirdi. Böyle devam ederse bugün Avrupa’da olan fakat bizim toplumumuzda olmayan nice şeyler kapımızı çalacaktır. İslamî hayattan ne kadar uzaklaşırsak o kadar kötülükler toplumumuzda yayılacaktır.
Ne dersiniz? Yanlış yolda olduğumuzu ne zaman anlayacağız? İslamî hayat tarzından uzaklaşmak bizi dünyada perişan ettiği gibi ahirette de perişan olmamıza sebep olacaktır. Gerçek bu iken insanları islamî hayattan uzaklaştırmaya çalışmaktan ne bekleniyor acaba ?

Fikir hürriyeti yoktur

Dinimize göre bugünkü anlaşıldığı şekilde fikir hürriyeti yoktur. Buna rağmen fikir hürriyeti hemen hemen toplumun her kesimi tarafından savunulmaktadır. Halbuki kişi istediği fikri istediği şekilde istediği yerde savunamaz.
Yani bir kişi dinimize göre yaptığı hareketlerden mesul olduğu gibi söylediği sözlerdende mesuldür. Dinimizde esas olan hürriyet değil kulluktur. Yani dinimizin hükümlerine teslim olmak, Allah’ın emirlerini tartışmaksızın kabul etmek, ona göre hareket etmek ve haramlardan kaçmaktır. Fikir hürriyeti olacak diye bunlar tartışılamaz veya aleyhinde fikir yürütülemez. Mesela şimdi oruç tutuyoruz. Bu Allah’ın emridir. Biz’de müslümanız. Elbette oruç tutacağız. Şimdi birisi çıksa orucun aleyhinde yazılar yazsa fikir hürriyeti var diye bu hoş karşılanabilir mi? Kadınlar şimdi nasıl açılmaya zorlanıyorlarsa islami toplumlarda da örtünmeye zorlanır. Osmanlı döneminde müslüman olmayan kadınların dahi örtülü olması buna güzel bir örnektir. Şimdi fikir hürriyeti var diye islami bir toplumda dinimizin kabul etmediği şeylerin savunulmasına müsaade edilirmi? Hiçbir rejim kendi aleyhine olacak işlere müsaade etmediği gibi, gene kendi aleyhine olacak fikirlerin söylenmesinede müsaade etmez. Normali budur.
Şimdi bir müslümanda fikir hürriyetini savunacağım derken dinimizin kabul etmediği şeyleri sanki islamiyette varmış gibi kabullenmeye ve savunmaya kalkarak dinimize zıt işler yapmamalıdır.
Fikir hürriyeti nerede olur? Mesela İstanbul’a üçüncü köprü mü yapılsın yoksa tünel mi yapılsın ? Elbette bu konuda herkes istediği fikri savunabilir. Ülkenin kalkınması için neler yapılmalı, kalkınmış, ileri gitmiş ülkelerin seviyesine yetişebilmek için yapılacak işler hakkında herkes serbestçe fikrini söyleyebilir ve söylemelidir. Bu  gibi konularda herkes serbestçe fikrini söylerse ülke belirli yerlere gelebilir.
Demek ki; kayıtsız-şartsız fikir hürriyeti yoktur ve savunulamaz.

İhlas…İhlas…İhlas…


Bütün iş ihlaslı olmakta… Yani, her ne amel yapıyorsak onu, Allah’ın rızasını kazanmak için yapmakta. İşte ihlas budur…Büyük zatlar ihlası şöyle tarif etmişler: Bir şeyde hak varsa ihlas, halk varsa riyadır. Yani, bir şeyi ne için yaptığına bakacaksın. Eğer o şeyi Allah cc benden razı olsun diye yapıyorsan bu ihlastır. Yok, eğer insanlar beğensin diye onların rızasını düşünerek yapıyorsan riyadır. Hatta “Allah rızası için yapıyorum amma, insanların da ne diyeceğine bakıyorum” diyorsan o amel dahi kabul görmez. Allah cc sadece kendi rızası için yapılan amellerden başkasını kabul etmemektedir.
“Ameller niyetlere göredir” hadis-i şerifi meşhurdur. Çünkü, çok önemli bir meseleyi anlatmaktadır. Adeta bütün amellerimizi kuşatan bir hadis-i şeriftir. Çünkü, insanın niyeti ne ise eline geçecek olan da odur. Amellerimizin makbul olması, onlardan umduğumuz sevapları alabilmemiz kabul olmalarına bağlıdır. Allah’ın kabul etmediği bir amelden sevap kazanılamaz. Allah’ın kabul etmesi de ihlasla, yani yalnız O’nun rızası gözetilerek yapılmasına bağlıdır.
Demek, kurtuluşun yolu ihlaslı olmaktan geçmektedir. Çünkü ihlaslı olanların dışındakiler büyük tehlike üzerindedirler. Zira şeytan: «Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan halis kulların bir yana, hepsini azdıracağım» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı hak: "Doğrudur; işte ben hakikati söylüyorum, ‘sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım’ dedi." (Sad 82-85)
İnsanların ne diyeceğine önem vermemek gerekir. Çünkü bunun bir önemi yoktur. Onlar bazen iyi derler bazen de kötü. Bunu düşünmemek gerekir. İnsanların en akıllısı peygamberimiz sav olduğu halde O’na bile ‘deli, mecnun’ gibi şeyler söylediler. İnsanların en güzel insanlar olan peygamberleri taşlayıp öldürdüklerine bakılırsa onlardan her şey beklenir. Allah’a bile nice iftiralar attıkları ayetlerle sabittir. Hal böyle olunca bir şey yapacağımız zaman onların ne diyeceğine aldırmadan Allah’ın razı olacağı işleri sırf O’nun rızasını kazanmak için yapmalıyız. Çünkü, bizim amelimizi kabul edecek  veya etmeyecek olan O’dur. Üstelik insanların ne dediğinin de bir önemi yoktur. Kabul edelim ki..insanlar sana çok iyi dedi. Ne olacak? Bunun sana ne faydası olacak? Kendisini kurtaramayan insanların sana iyi demelerinin yarın ahirette sana ne gibi bir faydası olur ki.. Üstelik o aciz insanları memnun etmek için yaptığından yarın ahirette Cenab-ı hak sana “git ücretini onlardan al” diyecektir.
Bu gerçek hadis ile sabittir. Yarın ahirette hayatını Allah yolunda veren bir şehidin, malını Allah yolunda veren bir zenginin ve insanlara islamı anlatan bir alimin cehenneme atılmaları emredilecektir. Bunların  suçları ne imiş?! Şehit olan meğer insanlar ‘ne cesur adam’ dersinler diye savaşmış. Malını veren zengin de meğer insanlar ‘ne cömert adam’ desinler diye vermiş. Alim de ‘ne bilgili, alim adam’ desinler diye anlatmış. Gördünüz mü, iş yaparken insanları düşünerek yapmanın neticesini?!
Evet, az da olsa amelimizi sırf Allah cc bizden razı olsun diye, O’nun rızasını kazanmak maksadı ile yapmalıyız. Gösteriş için yapılan çok amelden ise ihlasla yapılan az bir amel daha makbuldür.
İhlası kazanmak kolay değildir. İhlası kazanmanın en kolay yolu ölümü ve ahireti düşünmektir. Ahirette kurtulmak gibi bir derdi olan kişi ihlası kolay elde eder. Akılı  fikri dünyada ve dünyayı elde etmekte olan bir kişi ise asla ihlası kazanamadığı gibi, riyadan da kendisini kurtaramaz.
…….
GÜNÜN SÖZÜ: “İnsan kul olacak şekilde yaratılmıştır. Ya..sadece Allah’a kul olacak, yada başka her şeye ve herkese”

Peygamberimiz (sav) manevi alemin güneşidir

Bu alemin maddi güneşi şu kendisi ile aydınlanıp, ısındığımız güneştir. Nasıl bu güneş sönse veya biz gözlerimizi ona karşı kapasak karanlıklar içinde kalırız, hatta maddi hayatımızın devam etmesi dahi mümkün olmaz. Yani, bizim maddi hayatımız maddi güneşe bağlı olduğu gibi, manevi hayatımız dahi manevi güneşe  bağlıdır. Nasıl maddi güneş olmadan maddi hayatımız devam edemiyorsa, manevi hayatımızın dahi devam etmesi manevi güneşimize bağlıdır ve o manevi güneşimiz Hz.Muhammed (sav)’dir.
Bu alemde her şeyin bir maddi, bir de manevi yönü vardır. Mesela bir meyvenin maddi yönü vardır ki birçok vitamin mineral gibi maddi hayatımıza lazım olan şeyleri içerir. Aynı meyvenin manevi yönü ise, helal ve haram olması gibi, o dahi manevi hayatımıza bakar ve manevi hayatımızı besler. İnsanın da maddi ve manevi iki yönü olduğu gibi, maddi kalbi ve manevi kalbi, maddi gözü ve manevi gözü gibi duygu ve cihazlarının dahi iki yönü bulunmaktadır. Yani kişi “seni bütün kalbimle seviyorum” dediği vakit herhalde vücuda kan pompalayan kalbini kast etmiyor. İman etmeyen kâfirlerin kör olduğu ayet ile sabit iken herhalde kör olan onların bu maddi gözleri değildir ve hakeza.
İşte insanın bu manevi yönünün hayat bulması ve canlı olarak devam edebilmesi, bu alemin güneşi olan Hz.Muhammed (sav)’i dinlemesi ve kabul etmesine bağlıdır. Nasıl bu güneşe karşı yüzünü dönen karanlık nedir bilmez ise, manevi güneş olan Hz.Muhammed (sav)’e karşı yüzünü dönenin de manevi alemi nurlar içinde olur. O, karanlık nedir bilmez. Mesela: kâfirler için insanın nasıl meydana geldiği, nereden gelip nereye gittiği gibi meseleler tamamen karanlıkta ve bilinmez iken, bir mümin için bunlar bilinen şeylerdir. Kâfirler daha bu kâinatın nasıl meydana geldiğini bilmedikleri ve öğreneceğiz diye koşuşturdukları halde bir mümin için bu gayet açıktır. Kâfirlerin daha insan niçin yaratılmıştır, vazifesi nedir? Kainatı ve insanı yaratan zat acaba ne için yaratmıştır, gibi daha detaylı soruların cevaplarını bilmeleri ise tamamen imkansızdır. Demek kâfirlerin alemleri tamamen karanlık ve bilinmezliklerle dolu iken, bir müminin dünyası nurlu ve aydınlıktır. Onun aleminde bilinmeyen bir şey yoktur.
Evet, manevi alemimizin hayat bulması O peygamberi dinlememize ve getirdiklerini kabul etmemize bağlıdır. Buna iman denir. Manevi alem iman ile hayat bulur. İman ettikten sonra manen hayat bulan insandaki cihazlar da canlanarak manevi alemi görmeye, manevi sesleri işitmeye başlarlar. Demek, bütün mesele manevi güneşimiz olan zata yüzümüzü dönmek, O’nu kabul edip iman etmek, getirdiklerini kabul edip elimizden geldiği kadar hayatımıza tatbik etmeye çalışmaktır. O zaman bütün alemimiz nurlanacak ve karanlıklar yok olacaktır.
İşte dünya ahiretin tarlası ve bir numunesi olmak cihetinden müminlerin alemi bu dünyada nurlu ve aydınlık olduğundan yarın ahirette de nurlu ve aydınlık olacak, ebedi olarak karanlık görmeyeceklerdir. Çünkü cennette karanlık olmayacaktır. Kâfirlerin gidecekleri cehennemde ise aydınlık diye bir şey olmayacak, bu dünyada o manevi güneşe gözlerini yummalarının cezası olarak ebedi olarak karanlıklar içinde kalacaklar ve azap olunacaklardır.
….
GÜNÜN SÖZÜ; “Bu alemi bize ders veren peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’dir. O’nu dinlemeyen bu alemden bir şey anlamadan göçer gider.”