28 Ocak 2011 Cuma

Fiilen Müslüman olmalıyız

Herkes bilir ki lafla Müslümanlık olmaz. Aslında lafla hiç bir şey olmaz. Mesela, hayatında bir defa uçağa binmemiş olan bir kişi lafla pilot olduğunu söylese, pilot olmuş olur mu? Veya siz onun pilot olduğuna inanır mısınız?
Adam hayatında bir defa ameliyathaneye girmemiş, tıp fakültesini de bitirmemiş “Ben cerrahım” diyor. Siz onun cerrah olduğuna inanır mısınız? Veya onu cerrah olduğunu kabul eder misiniz? 
Adam hukuk fakültesini bitirmemiş, hayatında mahkeme görmemiş; diyor “Ben hakimim” Şimdi bu adam hakim olur mu?
Demek, “Ben başbakanım” demekle başbakan, “ben ordu komutanıyım” demekle ordu komutanı, “ben öğretmenim” demekle de öğretmen olunmuyor. Fiilen onları yapmak lazım.
Fiilen olmadıktan sonra söz ile ne derseniz deyin, geçerli olmaz. Fiilen olduktan sonra da zaten söze hacet yoktur. Adam pilot elbiseleri üzerinde, kocaman uçağa bindi, uçağı kaldırdı, kıtalar arası gitti geldi. Şimdi bu adamın ‘ben pilotum’ demesine gerek var mıdır? Her gören onun pilot olduğunu zaten anlar. Adam tıp fakültesini bitirmiş, hastanede çalışıyor, her gün nice hastayı da ameliyat ediyor ve sen bunu görüyorsun. Şimdi bu adam ‘ben cerrahım’ dese demese her gören onun cerrah olduğunu anlamaz mı?
Aynen bunun gibi,  bizler de lafla değil, fiilen Müslüman olmalıyız. Söze hacet kalmadan her gören bizim müslüman olduğumuzu anlamalıdır. Zaten islama göre bir hayat yaşasan, ondaki emirleri yapıp yasaklardan kaçınsan hiç söylemeye gerek olmadan herkes anlar ki sen Müslümansın.
Hani, bir zamanlar haberlerde çıktı. Hıristiyan bir kız bizim vatandaşlarımızdan biri ile evlenir. Tabii bizimki kıza Müslüman olduğunu söylemiştir. Evlendikten sonra kız bakar Müslümanlıkla ilgili hiçbir şey yapmıyor. O zaman çok ağır amma, “Bana neden dinsiz olduğunu söylemedin” der ve oğlanı terk eder.
Okullarda çok öğretmenlik yaptım. O zamanlar düşünürdüm. Acaba şu öğretmenlerden bir kısmı Hıristiyan olsa bizim arkadaşlarla onların ne farkı olur? diye. Çünkü, giyim kuşam desen aynı; namaz abdest dersen onda da yok bunda da. O zaman nasıl ayrılacaklar, nasıl belli olacaklar?
Evet, “Ben müslümanım” demek, ben bu kâinatı yaratan ve beni yoktan var eden Allah’a inanıyorum, ahirete inanıyorum, cennet ve cehenneme inanıyorum, demektir. Her yaptığımızın kaydedildiğine ve ahirette bunların hesabının sorulacağına inanıyorum, demektir. Din olarak İslam’ı kabul ettim. Ben, hal ve hareketlerimi yaparken onda belirtilen emir ve yasaklara göre yaparım, demektir. Zaten sen, ‘ben müslümanım’ dediğin anda karşındaki bu ve benzeri şeyleri anlar veya anlamalıdır. Seni de bunları yaparken gördüğünden şüphesi olmaz ki sen Müslümansın.
Evet, ben müslümanım demek; ben Kur’an’a göre hareket ederim, islamiyetteki farzları yaparım, haramlardan kaçarım, elimden geldiği kadar da sünnet-i seniyyeye uygun bir hayat sürerim, demektir.
Fiilen olmadıktan sonra akşama kadar de ki, ben başbakanım, ben bakanım, ben valiyim, ben generalim, ben doktorum…Ne faydası olur ki…
….
GÜNÜNSÖZÜ: “İslamiyet ne kadar çok yaşanırsa güzelliği de o kadar ortaya çıkıyor, görülüyor ve anlaşılıyor”
 

27 Ocak 2011 Perşembe

Eleştirilere açık mısınız?

 Bu konuda insanlar iki guruba ayrılırlar. Haklı olan eleştirilere açık olan ve bunları olgunlukla karşılayan insanlar ve eleştirilere kapalı, kaba, sert ve tahammülsüz insanlar.
Bu durumu öğretmenlerde rahatlıkla görebilirsiniz. Bazı zeki öğrenciler olur. Problemi öğretmenden önce çözer veya öğretmenin eksik ve hatasını bulur. Akıllı, olgun, bilgisine ve kendisine güvenen bir öğretmen böyle bir durumu büyük bir olgunlukla karşılar, hatta bu medeni cesaretinden dolayı öğrenciyi tebrik eder ve kendisi de bu eksiğini gidererek daha iyi bir öğretmen olur. Ancak mesleğinde başarısız ve yetersiz öğretmenler bunu yapamazlar. Hemen öğrenciye kızar, onu susturur, hatta ona kafayı takar ve öğrenciliği ona zehir eder. Bunun örnekleri pek çoktur.
Aynı şeyler bir aile reisi için de geçerlidir. Ailesini rahat ve başarılı bir şekilde idare eden bir aile reisi eleştirileri olgunlukla karşılar, bu eleştirileri dikkate alarak varsa eksikliğini giderir ve böylece her geçen gün daha iyiye doğru gider. Aile bireyleri de huzurlu ve mutlu olurlar. Aile reisi işinde ve idaresinde yetersiz ve başarısız ise bağırır çağırır, eleştirilere tahammül edemez ve aile fertlerine de huzur vermez.
Aynı kural mesela bir okul müdürü için de geçerlidir. İşinde başarılı, bilgili ve kendisine güvenen bir müdür eleştirileri dinler, uygun olanları tatbikata koyar, eleştiri yapanlara teşekkür eder. Böyle bir okulda çalışan öğretmenler ve öğrenciler hem daha başarılı, hem de huzurlu ve mutlu olurlar. Eğer müdür işinde başarılı değilse, bilgisi ve seviyesi yetersiz ise eleştirilere tahammül edemez, yersiz sert davranışlar gösterir ve okulu öğretmen ve öğrencilere zindan eder.
Kısaca başarılı, mesleğinde yeterli, bilgili ve olgun insanlar eleştirilere, yeniliklere açık olup çevrelerine de bu olumlu havayı yansıtırlar.  Başarısız ve yetersiz olanlar ise eleştirilere kapalı, hırçın, kaba ve sert olurlar. Etrafındakileri de daima huzursuz ederler. Bu kural bir vali, bir belediye başkanı, bir doktor veya cerrah, bir hakim, bir avukat, bir bakan, bir başbakan için de geçerlidir.
Hatta bu kural devletlerin sistemleri için bile geçerlidir. Önceki yıllarda katı sosyalist ve kominist sistemler vardı. Yıkılanlar hariç hala ayakta olanları var. Bu sistemlerin içinde yaşayanlar asla sistemi eleştiremez, sistemi kuranlar veya yürütenler hakkında doğru olan şeyleri bile söyleyemezlerdi. Bu sistemlerin eleştirilere tahammülü yoktu. İşte bu özellik o sistemlerin ne kadar yetersiz, geri birer sistem olduklarını göstermektedir ki sonunda bu sistemlerin bir çokları yıkılıp gitmiş, halklarına da dünyayı zindan etmişlerdir. Aydınlarını, fikir adamlarını ve bilge insanlarını haklı ve yerinde eleştirilerinden dolayı hapse atan bir sistem elbette yıkılmaya mahkumdur. Bu beşeri sistemlerden birisi olan Demokrasi’de ise fikre saygı, hürriyet, eleştirilere açıklık ve hoşgörü olduğundan insanlar fikirlerini rahatça söyleyebilmekte, eleştirilerde de bulunabilmektedirler.
Bu ve benzeri özelliklerinden dolayı Demokrasi, diğer beşeri sistemler içinde en gelişmiş olanıdır. Haklı eleştirilere kulak verip uygun olanları tatbik etmekle hem her geçen gün daha da gelişmekte, hem de halkı huzurlu ve mutlu olmaktadır. Halkın huzurlu ve mutlu olması ise beraberinde başarı ve ilerlemeyi getirmektedir. Dikkat edilirse genelde hep bu ülkelerin kalkındığı ve ileri gittikleri görülecektir. Dolayısıyla Demokrasi,  insanoğlunun tarih boyunca acı tecrübelerle elde ettiği en mükemmel beşeri sistemdir.
Bizim ülkemizdeki sisteme gelince. Bizim ülkemizde de sistemi eleştirmek mümkün değildir. Sistemi kuranlar ve yürütenleri haklı bile olsan eleştiremezsin. Bazen cesaret edip eleştirenlerin ise başlarına nelerin geldiği herkesin malumudur. Bu özellik, içinde bulunduğumuz sistemin  Demokrasiden ne kadar uzak ve ne kadar geri bir sistem olduğunu gösterir.
Bunun için ülkemizde sık sık ; 'Gerçek demokrasi yok, demokrasinin adı var, kendi yok, hakiki demokrasiyi istiyoruz'  tarzında aydın ve fikir adamlarının yaptıkları konuşmalara şahit oluruz. Dolayısıyla, Türkiye’de ki sistem, şu an itibari ile, eleştirilere ve yeniliklere kapalı olduğundan gerçek demokrasiden uzak ve  geri bir sistemdir.
Aslında bugün, gerek özgürlükler ve  gerekse teknolojik gelişmeler açısından diğer bir çok ülkeden ne kadar geri olduğumuz herkesin malumudur. Bu konuda en büyük pay sistemindir. Bu durumda: Acaba neden hala ısrarla bu sistem savunuluyor, anlamak mümkün değildir. Daha iyileri diğer ülkelerde tatbik edildiği halde ısrarla bu halin devamını istemek nasıl oluyor? Ülkemizin daha ileriye gitmesini ve insanımızın daha özgür ve mutlu olmasını engellemek için diretmek; hayret!  Bence gerçek gericilik işte budur.
Aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği macerası da bu sistemden kurtulmak, Avrupaî bir Demokrasiye ve özgürlüklere kavuşmak içindir. Avrupalılaşmak eskiden beri uygarlık ve ilerlemenin şartı olarak gösterildiğinden sistemin sahipleri AB'ye açıktan hayır diyememekte, bir taraftan da Avrupa’nın dayattığı yeniliklere alttan alttan karşı çıkmaktadırlar. Dolayısıyla şimdi sistemin sahipleri iki arada bir derede kalmışlardır. Çünkü onlarda bilmektedirler ki; Avrupa’ya uyum sağlandığında bu sistemden eser kalmayacaktır. AB'ye karşı olmak ise gericilik sayıldığından açıktan karşı çıkmak ta mümkün değildir. Bakalım sonuç ne olacak?
Bu yazdıklarımızdan bizim de beşeri bir sistem olan Demokrasiyi savunduğumuz anlaşılmamalıdır. Biz bu yazımızda sadece bu gün yaşanan gerçeklerin bir değerlendirmesini yapmış olduk. Yoksa:
Ben bir müslümanım.  İslamiyet ise: Bu kâinatı yaratan Allah'ın, kulları olan biz insanlara, her iki dünyada  mutlu ve huzurlu olmamız için gönderdiği sistemin adıdır. Demokrasi ise; insanların binlerce yıllık acı tecrübelerle geliştirdikleri sistemin adıdır.  Zerre kadar aklı olan bir insan diyebilir mi ki ‘Biz Allah’tan daha iyi kanun ve sistem yaparız?’ Bunu diyebilecek aklı başında bir tek insan çıkmaz. Öyleyse Allah’ın sisteminin yanında insanların kafasından çıkan sistemin adı mı olur!


Flaş,Flaş, Flaş! Ergenekonda ilk ceza verildi: BERAAT!!!...

Televizyonlarda ‘flaş haber’ olarak geçti: Ergenekon’da ilk ceza verildi! Elbette herkes hemen bir ‘oh’ çekmiş, ‘işte bu!’ demiştir.
Öyle yâ… Adamın evinden cephane çıkmış, 12 tane bomba, birçok mermi, çeşitli silahlar, TNT kalıpları ve bir çok patlayıcı. Suç sabit. Üstelik bu silahlar ve patlayıcılar öyle sıradan ve sadece depoda bekleyen bombalar da değil. Kardeşi olan diğer birkaç bomba Cumhuriyet gazetesine atılmış ve Türkiye’yi yerinden oynatmıştı. Milyonlarca insanın suçlanmasına, toplumun huzurunun bozulmasına ve kaosa sebep olmuştu. Günlerce gazete ve televizyonlar olayı haber yapmış ve “Nereye gidiyoruz” veya “Tehlikenin farkında mısınız?” diye terör estirilmişti. Elbette bu kadar toplumu etkileyen olayda kullanılan bombaların kalan kısmının yakalanması sıradan bir şey olamazdı. Nihayet bu bombaları bulunduran kişi yakalanmış, suç sabit olmuştu, öyleyse, elbette iyi bir cezayı da hak etmişti.
Evet, mahkeme suçu sabit görmüş ve cezayı vermiş. Böylece de Ergenekon davasındaki ilk ceza verilmiş oluyordu. Dolayısıyla bu haber toplumun çoktandır beklediği bir haber idi ki ‘flaş haber’ olarak “Flaş… Ergenekon’da ilk ceza verildi” şeklinde anons edildi. Elbette ben de, herkes gibi dikkat kesildim. Haberin detaylarını dinledikçe bunun bir ceza değil ‘beraat’ olduğunu içim sızlayarak anladım.
Evet, ülkeyi yerinden oynatan, ülkede kaosa sebep olan bomba ve diğer patlayıcı ve silahların yakalandığı şahısa iki yıl hapis cezası verilmiş. “Az amma olsun” dedim. Derken, mahkeme kişinin mahkemedeki iyi halini göz önünde bulundurmuş ve cezayı 18 aya indirmiş. “Hadi, neyse” dedim. Sonra, bu cezanın beş yıl ertelenmesine, dolayısıyla kişinin elini kolunu sallayarak serbest olmasına, kısaca ‘beraatine’ karar verilmiş. Doğrusu, yazıklar olsun…
Hani… deveye demişler: “-boynun eğri.” Demiş: - Nerem doğru ki… Aynen öyle. Bu toplumda düzgün işleyen neresi var ki… Hoca çıkmış vaazda “çocuklarınıza sahip çıkın” diyor. Çıkalım da, kardeşim! Ne yapalım? Anne babanın yapacağı evde yapabildiği kadar çocuğu eğitmek ve okula göndermek. Günlük işler ve geçim sıkıntısı içinde ağır işlerde çalışan baba gidip de okulda çocuğun başında bekleyecek değil ya.. Anne babaların yapacağı şey: Çocuğunun ihtiyaçlarını görüp okula gitmesini sağlamak. Gönderdikten sonra okuldaki yetkililer ve bahusus öğretmenler çocuğu eğitecekler. Eğer çocuklarını yıllarca okula gönderen anne babaların ellerine yıllar sonra maalesef eğitim görmemiş bir genç teslim ediliyorsa, söyleyin bu anne babaların kusuru mu? Yoksa yıllarca çocukları resimle, müzikle meşgul edip boşa yıllarını geçirten, sonrada boş bir insan olarak çocuğu işsizler ordusuna katan yetkililer mi?
Ben yıllarca öğretmenlik yaptım. Adı “Milli Eğitim” olan bu okullarda söyler misiniz, bu eğitimi kim veriyor? Acaba bu ülkede eğitimin ne olduğu anlaşılmış mı? Resim öğretmeni resim yaptırıyor, beden öğretmeni spor yaptırıyor, matematik öğretmeni matematik öğretiyor, İngilizce öğretmeni İngilizce… Bunların hepsi öğretimdir. Eğitim nerede? Eğitim kimler tarafından yapılıyor, söyler misiniz? Sonrada “sigara ilkokula kadar indi, uyuşturucu okullarda yaygınlaşıyor, büyük küçük bilmez gençler yetişiyor, otobüs ve toplu taşıma araçlarında öğretmen ayakta, yetmişlik dede ayakta, genç delikanlı oturuyor” deniyor. Oturacak tabii.. Siz büyükler de onları eğitmediğiniz için bunu hak etmiyor musunuz?
Evet, yetişen nesil orta yerde. “Haydi kızlar okula” demekle olmuyor bu işler. İşte herkes çocuklarını okullara gönderdi. Ne oldu? Yetişen veya yetiştirilen nesil göz önünde. Bir tek kişi çıkıp ta “evet, gençlerimiz gittikçe daha ahlaklı, faziletli, büyük küçük bilir oluyorlar, kötü alışkanlıklar gittikçe azalıyor,” diyebiliyor mu? Elbette hayır. Toplum dinden uzaklaştırıldığından beri ahlak gittikçe çökmekte, kötü alışkanlıklar ve suçlar her geçen gün artmaktadır. Bu gidiş gidiş değildir. Öyleyse, henüz vakit geç olmadan gelin bu yanlış yoldan dönelim. Bu toplum Kur’an’a yapıştığı dönemlerde dünyaya meydan okumuş, ahlak ve fazileti ile bütün dünyaya örnek olmuştur. Kur’an’dan ayrıldıktan sonra ise, gerek teknoloji alanında, gerekse ahlak ve fazilette en perişan bir hale düşmüştür. Kullandığınız bilgisayardan, bindiğiniz arabaya, telefonunuzdan diş macununuza kadar kimin malı olduğuna bir bakın. Sonra da çağdaşlaşmak adına bizi soktukları yolun nereye vardığını görün!
Evet, tek çözüm yolu görünüyor: tekrar Kur’an’a dönmek, ona yapışmak, emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmak. Bunu yapmadıkça toplumdaki bütün kesimlerde görünen bozulmanın önüne geçilemeyeceği gibi, gittikçe daha da kötüye gideceğinde şüphe yoktur! 

En Büyük Mesele Nedir?

Bir insanın en büyük meselesi cehennemden kurtulmak meselesidir. Kitaplar böyle yazıyor. Yarın ahirete varınca bunun böyle olduğunu gözlerimizle de görecek ve yaşayacağız. O zaman dünyadaki, ahirete faydası olmayan her şeyin, boş olduğunu anlayacağız amma ne fayda.
Dünyada ki hayat ne kadar değişirse değişsin, teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin değişmeyen bir gerçek var; o da ölüm’dür!..
Hepimiz sür’atle ahirete doğru gitmekteyiz. Oralarda ebedi olarak göreceğimiz muamele hep bu dünyada, yani şimdi yaptığımız hareketlere göre olacaktır. Oralarda bizleri bekleyen mükafatları hayal bile etmek mümkün değildir. Ya cezalar? Gerçi şimdiki hocalar pek cezalardan bahsetmiyorlar amma onlar bahsetmese de bu gerçek değişmez. Sadece şimdiki isyan edenler biraz rahat olurlar o kadar. Bu rahatlık ta elbette geçicidir.
Şimdi kendine sor: kendi aleminde senin en büyük meselen nedir? -Ev almak mı?, -Araba almak mı?, -Yeni işyeri açmak mı?, -İşleri ilerletmek mi?, -İmkanlarını artırıp lüks bir hayat sürmek mi? Ve hakeza. Ne olursa olsun, onların hiç birisi asla en büyük mesele olamaz. Eğer senin için en büyük mesele cehennemden kurtulmak ise, gece gündüz bunu düşünüyorsan, ne ederim de cehenneme gitmem diye araştırıyorsan, cehennemden kurtaracak şeyleri öğrenip yapmaya çalışıyorsan; sen doğru yoldasın, devam et. Yok efendim, benim cehennemden kurtulmak gibi bir meselem yok, zaten Allah affedici değil mi? Evet, hatam kusurum çok, amma Allah affeder, biraz sıkıntı çekersek te kurtuluruz gibi düşünceler taşımak insanı çok tehlikelere atabilir. Evet, Allah cc affedicidir amma, Allah cc nasıl olsa affeder diye de günah işlemeye devam etmek akılsızlıktır.
Cehennemden kurtulmak için yapılacak en esaslı iş haramları terk etmektir. Özellikle günümüzde nerede ise haramların içinde yüzüyoruz. Allah cc yardımcımız olsun. Büyük günahlardan şiddetle kaçınmak ve küçük günahlarda ısrarcı olmamalıyız. Daha sonra ise cenneti kazandıracak işleri yapmak gerekir. Bunun başında iman etmek ve beş vakit namazı kılmak gelir. Bundan başka diğer farzları da yapıp mümkün olduğu kadar sünnet-i seniyyeye uygun bir hayat sürmeye çalışmalıyız. Unutmayalım ki cehennem kafirler için, cennet ise mü’min ve müslümanlar için hazırlanmıştır.
Cenneti kazandıracak amelleri yapmak için en uygun günlerde bulunuyoruz. Zilhiccenin ilk on günü. Rabbimiz bu on günü kur’an-ı Kerimde anmış ve onlar üzerine yemin etmiştir. Bu günlerde yapılan ameller Allah cc katındaki en sevimli olan amellerdendir. Tutabildiğimiz kadar oruç tutalım, özellikle arefe günü oruçlu olalım, imkanı olanlar mutlaka kurban kessin. Peygamberimiz s.a.v “imkanı olup ta kurban kesmeyenler namazgahımıza yaklaşmasın” buyurmuşlardır.
Bayramınız şimdiden mübarek olsun, Allah cc kestiğimiz kurbanları, yapmış olduğumuz ibadetleri dergah-ı izzetinde kabul etsin,amin.

Ey trafik yetkilileri, hayatı zorlaştırmayın!..

Trafikteki bütün kanunlar, kurallar hatta cezalar trafiğin daha güvenli bir şekilde akmasını sağlamak içindir. Trafiğin daha güvenli bir şekilde akmasına hizmet etmeyen, tam tersine akışını engelleyen kurallar maalesef hayatı zorlaştırmakta, hayatı çekilmez hale getirmekte, yolların tadını kaçırmaktadır. Öyleyse, trafik ile ilgili olan yetkililer –ne yapalım kanun bu, demek yerine bu konuda fikir üretmeli ve trafiğin güvenli bir şekilde akışına yardımcı olmayan kanun ve kuralları ayıklamalı, yenilerini de üretmelidirler. Bu konuda gerekirse fikir üretenlerden istifade etmelidirler.
Ben, mesleğim icabı bu günlerde Konya içinde çok araba kullanıyorum. Dolayısıyla pek çok aksaklığı da yaşayarak görüyorum. Herhalde görevi bu olan yetkililer de görüyorlardır.
Oto gardan kampüse kadar olan İstanbul caddesi… Üstelik ülkemizin beyin takımı olan üniversitemizin öğretim görevlilerinin gidip geldikleri güzergah…trafik yetkilileri sık olarak tabela asmışlar: Hız sınırı 50, radarla hız kontrolü yapılmaktadır. Bu yolda bu sınıra ancak traktörler uyabilir. Acaba polisler kendileri bu sınıra uyuyorlar mı? Radarı da koymuşlar, 60 ile gittin. Radara yakalandın, ver cezayı. Yazık… Otogar alt geçidine geliyorsunuz, hız sınırı 60’a çıkıyor, çok garip değil mi? Daha sonra yeşil dalga hızı 65 deniyor. Söyleyin bu kurallar bilerek mi yapılıyor? Bu yol aslında şehirler arası yol durumundadır. 50 ile gitmek zaten mümkün değildir. Kimse de gitmemektedir. Radarı geçen gazı vermektedir. Gerçek bu, o zaman bu yapılan ne?
Aydınlık yolunda koymuşlar sabit bir radar. Hız sınırı 50. Gidin bakın o yolda trafik en az 80 ile akmaktadır. Acaba bütün şöförler mi hata ediyor, yoksa sizin kuralınız da mı bir yanlışlık var?
Hiçbir şey bilmiyorsanız, bir yolda araştırma yapmak maksadı ile durun. Bakın bakalım bütün arabalar hangi hız ile gidiyor? Arabaların akış hızı o yolun olması gereken hız sınırını gösterir. 80 ile akan trafiği 50 hıza indirmeye çalışmak hem bu sürücülere zulüm, hem de akan trafiği engellemek demektir. Trafik görevlilerinin vazifesi akan trafiği durdurmak değildir!
Eğer trafik yetkilileri benim can güvenliğimi düşünüyorlarsa, kampus yolunda 80 veya 90 ile gitmek benim can güvenliğimi etkilemiyor amma, şehir içinde kendilerinin hiç ilgilenmedikleri nice durum benim can güvenliğimi yakından ilgilendiriyor. Kampus yolu gibi geniş, duble bir yola radar koyup 60 ile gidenlere ceza vermenin tarfik güvenliği açısından hiçbir katkısı olmadığı açıktır. Kemer takmayanlara da ceza vermenin trafiğe hiçbir katkısı yoktur. Buna rağmen, gelin şehrin en işlek yerlerine, gece vakti durun. Işıksız geçen pek çok motor, bisiklet ve üç tekerlekli göreceksiniz. Bunlar kendi hayatlarını tehlikeye attıkları gibi, karşısındaki sürücüleri de tehlikeye atmaktadırlar. Her yıl nice ölümlü kazalar bu yüzden meydana gelmektedir. Engelleyecekseniz bunu engelleyin. Amma bunu yapmak zor, değil mi?
Emniyet müdürlüğünden kule siteye giderken sağ tarafa park eden araçlar trafiği aksatmakta, trafiğin akışını tek şeride indirmektedirler. Diğer sürücüleri zor durumda bırakmaktadırlar. Onları engelleyin. Araç çekecekseniz böyle yerlerden çekin. Kimseye zararı olmayan yere park etmiş olanları çekmeyi bırakın. Bir kere hangi aracın çekileceğini bir kurala bağlayın. Trafiği aksatmayan bir aracı çekmenin ne manası olabilir? Belki çekenlere para kazandırır, o kadar.
Eski fenni fırının olduğu kavşağa çıkan bütün yollarda öyle araçlar park etmektedir ki trafik aksamaktadır. Eski İstanbul caddesi bu park eden araçlar yüzünden tek şeride düşmektedir. İşte bu araçları çekin.. Amma nerede.. Yeni Larende caddesi, taş camiye dönüşüne gidin… Bakın, orada park etmiş araçlar göreceksiniz. Hem de sürekli.. Trafiği aksattıkları gibi yolu tek şeride indirmekte ve kuyruklar oluşmasına sebep olmaktadırlar. Bunlara bakanı şimdiye kadar hiç görmedim. Acaba neden? Şehrin en işlek yerlerinde değil park etmek, duraklamanın bile yasak olduğunu gösteren levhalar var. Buna rağmen buralara park etmiş nice araçlar var. İlgilenen var mı? Yoksa yola radarı koyup 60 ile gittin deyip ceza yazmak daha mı kolay geliyor? Üstelik bunun trafiğe hiçbir katkısı yokken…
Yollarda sol şeridi sürekli işgal etmek yasak olduğu ve sürücüleri de zor durumda bıraktığı halde hiç sol şeridi işgal edenlere ceza yazdığınız oldu mu?
Bilin ki yaptığınız bütün uygulamalar benim trafikte daha güvenli gitmemi ve trafiğin akışını sağlamak içindir. Buna hizmet etmeyen bütün uygulamalarınız yanlıştır. Efendim, kanun böyle… Kanunlar da bu gaye içindir. Hayatı kolaylaştırmak ve düzene sokmak. Siz hayatı zorlaştıran kanun ve uygulamalara kanun mu diyorsunuz? Eğer böyle kanunlar varsa değiştirin veya uygulamayın.
Bizler de uzun zaman devlet görevlerinde bulunduk. Eğer her kanunu olduğu gibi tatbik etseydik çok insanlar perişan olurdu. Yanlış kanun ve uygulamalar varsa onları esnetmek sizin görevinizdir.
Kırmızı ışıkta geçmeyi önleyebiliyor musunuz? En işlek bir kavşakta durun. Her dakikada kırmızı ışıkta geçen birini göreceksiniz. Bunları önlemek, gerekirse ceza yazmak için bir faaliyetiniz var mı? Yok.. Hatta kavşakta trafik polisinin gözü önünde kırmızıda geçiyorlar, üstelik bunlar pek çok insanın hayatını tehlikeye atıyorlar, bu yüzden nice kazalar oluyor. İşte bunu önleyin. İşte bunlara ceza verin. Ben bütün kavşaklardan sık olarak geçtiğim halde böyle bir uygulama görmüyorum. Neden?
Evet, yapılması gereken nice faydalı uygulamayı bırakıp kampus yolunda 50 ile gideceksin diye zorlamak, radar kurup ceza yazmak abesle iştigaldir. Üstelik asıl gaye olan trafiğin akışına da hiçbir katkısı yoktur. Çünkü, kişi radara yakalanmış olsa bile radarı geçince gaza basmaktadır.
Evet, tarfik ile ilgili yapılabilecek pek çok şey var, yapılmaması gereken de pek çok şey var. Bu konuda yeni fikirler üretip tatbik edilmesi gerekir. Yoksa bu vatandaş sizin yanlış uygulamalarınız yüzünden daha çoook çile çeker.

Fakirler Toplum için Rahmettirler

Elbette fakirlik zordur. Ancak, insanlığın başından beri toplumda fakirler ve zenginler ola gelmiştir. Çünkü, dünya hayatının dengesi buna bağlıdır.
Bugün bütün insanlar eğer rahat içinde bir hayat yaşıyorsa, normal olarak ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlarrsa bu fakirlerin olmasındandır. Fakirlik ve ihtiyaç  yüzünden insanlar fabrikalarda az bir ücretle çalışır, tarlalarda sebze meyve üretirler,  hamallık yapıp yük indirip yük bindirirler,  ayakkabı üretmekten tekstil ve konfeksiyon üretmeye kadar her alanda çalışırlar. Bu işçilerin, yani fakir insanların çalıştıkları bütün alanları düşünün. Eğer onlar fakir olmasalar bu yerlerde az bir ücretle çalışırlar mıydı? İşte bizlerin bu hizmetlerden istifade etmemiz onların bu işleri görmeleri sayesindedir. Oysa onlar fakir ve ihtiyaç sahibi olmasalar bu işleri görmezlerdi. Demek bu dünya hayatında işler bu fakir zengin dengesi sayesinde yürümektedir. Bu yüzden Cenab-ı Hak malı, zenginliği istediğine vererek bu dengenin devamını sağlamaktadır. Bu denge bozulsa hayatın dengesi de bozulur. İşte bu hayatın bu şekilde devam etmesi toplumda fakirlerin bulunması sayesinde olmaktadır. Dolayısıyla onlar çalışmakta ve herkes bundan istifade etmektedir.
Fakirlerin rahmet olmasının diğer bir yönü de: Bizler zekatımızı vererek, onlara sadaka vererek, ihtiyaçlarını gidererek büyük sevaplar kazanmaktayız. Onlar sayesinde iyilikler yapma fırsatımız olmaktadır. Eğer herkes zengin olsaydı iyilik yapma imkanı olmayacağından büyük sevaplar kazanma imkanımız da olmayacaktı.
Lambanın nasıl yandığını ve etrafı nasıl aydınlattığını bilirsiniz. Ona iki tel gelir. Telin birisinde elektrik vardır. Diğerinde ise yoktur. İşte elektrik olan tel olmayan tele doğru akarken lamba yanar, bizler bu akımdan meydana gelen ısı ve ışık sayesinde aydınlanırız. Eğer her iki telde de elektrik olsaydı lamba yanmaz ve bizler karanlıkta kalırdık. Yani, elektriğin olduğu tel kadar elektriğin olmadığı tele de ihtiyaç vardır.
Aynen bunun gibi, toplumda zenginler kadar fakir olanlar da olacak ki zenginlerden fakirlere doğru iyilikler akacak ve bu sayede pek çok güzellikler ortaya çıkacak ve zengin vermek ve yardım etmek sayesinde sevap kazanırken, fakir de sabrederek sevap kazanacak ve her ikisi de cenneti kazanacaklardır. Eğer her iki tarafta varlıklı olsaydı bütün bu güzellikler ortadan kalkardı.
Fakirlik zordur amma, zenginlik te zordur. Hatta denilebilir ki hayatın yükünü zenginler çeker. Yarın ahirette de fakirler zenginlerden beş yüz sene önce cennete gireceklerdir. Bu uzun zamanda zenginler mallarının hesabını vereceklerdir. İşte bu durum karşısında kıyamet günü “keşke dünyada kıt kanaat geçinseymişim” demeyecek hiç  kimse olmayacaktır. Bu hadis ile sabittir.
Evet, fakirlik istenmez ve fakirlik elbette çok zordur. Özellikle bu ahir zamanda kişi ancak malı sayesinde rahat edecektir. Bu dahi hadis ile sabittir. Zenginlerin ise fakirlerin o zor hallerini anlamaları mümkün değildir. Bu yüzden fakir olan kardeşlerimiz de mutlaka sabrederek, ecirlerini yalnız Allah’tan bekleyerek ve ellerinden geldiği kadar iktisad ve kanaatle hayatlarını geçirmeye çalışmalıdırlar. Bu sıkıntılar geçicidir. Eğer ahiret hayatı olmasaydı belki sabretmek zor olurdu. Madem ahiret var ve bu sıkıntılar geçicidir ve sabredersek karşılığında cennet kazanılacaktır; o zaman sabrederek mükafatımızı elde etmeye  bakmalıyız.Şikâyet edersek sıkıntılardan kurtulamadığımız gibi ahirette de alacağımız sevaptan mahrum kalırız.
Evet, sabır ve idare, başka yol görünmüyor!
…..
GÜNÜN SÖZÜ: “Sabır sıkıntı çekmek ile elde edilir. Hayat şartlarının zor olduğu yerlerin insanları sabırlı olurlar”

Fedakârlık!

Bu alemde esas olan fedakârlıktır. Bu mesele çok büyük bir mesele ve çok büyük bir hakikattir. Mesela oksijen ile hidrojen kendilerinden fedakârlık etmişler ve birleşmişlerdir. Bu fedakârlıklarının neticesinde onlara hiç benzemeyen, hatta uzaktan yakından bir ilgisi olmayan “su” meydana gelmiştir. Su’yun ne kadar önemli olduğunu, dolayısıyla bu fedakârlığın ne kadar önemli olduğu gayet açıktır. Zira bütün canlılar sudan yaratılmış ve su olmadan da yaşayamazlar. Şimdi onların bu fedakârlıklarının önemini ve onlar bu fedakârlıkları ile ne kadar faydalı olduklarını ve ne kadar önceki durumlarına göre değer kazandıklarını düşün! Mesela sodyum ve klor; ikisi de zehir. Birleşmişler, önceki özelliklerinden fedakârlık etmişler, yepyeni bir gaye için bir araya gelmişler ve neticede “tuz” meydana gelmiş. İki zehir birleşmiş ve çok ihtiyacımız olan ve yemeklerimize lezzet veren “tuz” meydana gelmiştir. Bu fedakârlık ile o iki zehir ne kadar faydalı olmuşlar ve önceki hallerine göre ne kadar değer kazanmışlardır.
Arabayı meydana getiren parçalara dikkat ediniz. Tekerler, motor, kaporta, ayna, cam, akü vs. Bunların hiç birisi tek başına araba değil. Halbuki bu parçalar bir gaye etrafında birleşince “araba” meydana geliyor. Tek başlarına olsalar ne bir araba olabiliyorlar ne de araba gibi insanlara faydalı olabiliyorlar. Bediüzzaman Hz.leri bu gerçeği “fertte bulunmayan cemaatte bulunur” diye ifade etmiştir. Arabanın tekeri ne kadar önemlidir. O olmadan araba gidemiyor. Ancak o teker madem ben bu kadar kıymetliyim dese ve arabadan ayrılsa hiçbir değeri kalmıyor.
Kâinat da böyledir. Dünya, Ay, Güneş, hava toprak, su, rüzgar, dağlar, denizler vs bir araya gelmişler, kendi şahsiyetlerini terk ederek bir gaye için omuz omuza vermişler. Bu sayede çok kıymetli olan hayat meydana gelmiştir. Onlar hayata hizmet etme noktasında öyle değer kazanmışlar ki tek başlarına olsalar böyle bir değeri kazanmaları hayal bile edilemez.
Tek başlarına hür ve serbest olan iki insan meşru dairede fedakârlık ederek bir araya geliyorlar ve toplumun temelini oluşturan ve neslin devamını sağlayan aile meydana geliyor. Demek yuva kurmak büyük bir fedakârlıktır.
Tohumlar toprağa atılırlar ve kendilerini feda ederler. Bütün bu bitkiler, ağaçlar, neticede bütün bu nimetler ve bütün canlıların istifadesi; bu fedakârlığın neticesine mümkün olmaktadır.
İşte böyle, bu alemde nereye bakarsan bak; canlı olsun cansız olsun bu fedakârlığı göreceksin. Bütün bu faydalı vaziyetler, bütün nimetler böyle fedakârlıkların neticesinde meydana gelmektedir. Demek bu şeyler kendilerinden fedakârlık etmese ve bir gaye etrafında toplanmasalar hem kendi değerleri ve kıymetleri olmuyor, hem de bu harika ve faydalı vaziyetler meydana gelmiyor.
Öyle ise ey insan! Sen de bu alemin bir parçası olduğuna göre, sen de bu umumi kanuna tabi ol! “Ben” deyip tek başına bir kenarda durma! Tek başına olanların omuz omuza veren fedakârlar gibi kıymetleri olmadığı gibi, aynı zamanda faydasız bir şekilde yok olup gitmektedirler. Bir orduya mensup olan bir er veya devlet namına iş gören bir polis nasıl yola durdukları zaman yüzlerce aracı durdurur ve kontrol ederler. Aynı kişiler o mensubiyetten ayrıldıkları zaman bir tek aracı bile durduramazlar. İşte kendinden fedakârlık edip bir oluşumun ferdi olmak ile olmamak arasındaki farkı gör!
Birlik olmak, fedakâr olmak bu alemde umumi bir kanun olduğundan elbette bu kanuna
uygun hareket edenler kazanmakta, başarılı olmaktadırlar. Bu kanuna canlı-cansız her şey dahildir. Dinimiz bize 1400 sene önceden “cemaat, cemaat” diye emretmesine rağmen nedense günümüzde bu birlik ve cemaati ehl-i küfür elde etmiş, birlik sağlamışlar ve dünya üzerinde at oynatmaktadırlar. Bir mesele oldu mu “konuyu birleşmiş milletlere götürelim” diyorlar. Birleşmiş milletler de kim? Hep onlar. Orada Müslümanların söz hakkı olmadığı gibi, müslümanlar, Allah (c.c.)’ın hükümlerinin esas alınmadığı hiçbir oluşumda da yer alamazlar!
Düşünün! Alem-i İslam dinimizin emrini yerine getirerek birlik olsa onların karşısında kim durabilir? Öyleyse dinimizin bir emri olan birliği sağlamadan bu günkü zilletten kurtulmak mümkün değildir. Velev zenci bir köle de olsa, Alem-iİslam onun etrafında toplanıp, dinimizin emrettiği birliği oluşturmadan bu günkü halinden kurtulamaz. Bütün ümidimiz o’dur ve o oluşumu bekliyoruz. Öyle bir oluşumun bir ferdi olmadan ölmeyiz, inşallah!