1 Şubat 2011 Salı

Bir günde bu günlere gelmedik!

İçinde bulunduğumuz durumu doğru olarak değerlendirebilmek için geçmişe başımızı çevirip bakmamız gerekir.
Bizler altı yüzyıldan fazla dünya üzerinde saltanat sürmüş, üç kıtada at oynatmış ve tevhid bayrağını dünyanın dört bir yanında dalgalandırmış olan Osmanlı’nın torunlarıyız. Her fani gibi Osmanlı da doğmuş, büyümüş, gelişmiş, yaşlanmış ve ölmüştür. Nasıl ki insan yaşlanınca vücudunda bir çok hastalıklar ortaya çıkar. Aynen öyle de; Osmanlı’nın son zamanlarında da bir Avrupa hayranlığı başlamış ve her alanda Avrupalılaşmak fikri yaygınlaşmıştır. Ekser savaşlar Avrupalılara karşı yapıldığı halde, onlar her vesile ile düşmanlıklarını gösterdikleri halde bu Avrupalılaşmak sevdasının önüne geçilememiştir.
Nihayet birinci dünya savaşı kopmuş ve bu savaş Osmanlı’nın sonu olmuştur. Neticede Avrupalı olan İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar ve Yunanlılar ülkemizi işgal etmiş ve yapmadık zulüm bırakmamışlardır. Kurtuluş savaşı bu işgalci Avrupalılara karşı yapılmış ve onların ülkemizden söküp atıldığı günler hâlâ törenlerle kutlanmaktadır. Bütün bunlara rağmen ülkemiz bağımsızlığına kavuşur kavuşmaz Avrupalılaşma sürecine hız verilmiş ve fiilen Avrupalılaşma süreci başlatılmıştır.
Yapılan inkılaplarla kılık-kıyafetler tamamen değiştirilmiş ve  Avrupalıların giyim tarzı getirilmiştir. Arabi olan harfler kaldırılmış ve yerine Avrupa’nın kullandığı latin harfleri konulmuştur. Evlenme-boşanma, mirasın nasıl dağıtılacağı, hangi suça ne ceza verileceği gibi konularda Avrupa’dan kanunlar getirilmiş ve yürürlüğe konulmuştur. Eğitim ve öğretimde  tamamen Avrupa tarzına geçilmiş, hatta okutulan dersler ve konularına kadar Avrupaî tarz benimsenmiştir. Kısaca devletin nasıl idare edileceğinden günlük sakal tıraşı olmaya kadar hayatın her alanında Avrupa tarzına geçilmiştir.
İnkılaplara dikkat edilirse hepsinin Avrupa’dan aynen alınıp-getirildiği ve tatbik edildiği görülecektir.
Yapılan bütün bu işler resmi ağızlardan “din ve devlet işlerinin ayrılması” olarak ilan edilmiştir. Nihayet ellili yıllarda Avrupa’dan çok partili sistem de getirilmiş ve halk partiler vasıtası ile bölünmüş ve bir birleriyle mücadele eder hale getirilmiştir. Ve seksen öncesinde yaşadığımız gibi iş, milletin bir birini öldürmesine kadar varmıştır.
Nihayet geçen uzun yıllar içinde, yapılan bütün gayret ve çalışmalar netice vermiş ve halkımız az çok Avrupaî bir hayat tarzına geçmiştir. Giyinme şeklinden düğünlerde eğlenme şekline kadar, hatta yemeğin nasıl yeneceğinden evin nasıl döşeneceğine kadar her alanda  Avrupaî bir hayat tarzı benimsenmiştir.
Bununla beraber halkın bir kısmı hâlâ devlet idaresinden mahkemelere, eğitimden giyim kuşama kadar her alanda İslam’ın esas alınmasını istemektedir. Bunlar bir gün öleceklerini ve ahirete gideceklerini ve orada kurtulmanın ve rahat etmenin tek yolunun İslamî bir hayat yaşamaktan geçtiğini bildiklerinden Avrupalılaşmak hareketine daima soğuk bakmışlardır. Avrupaî hayat tarzını savunanlar ise; bu hayat tarzı nefsin çok hoşuna gittiğinden o yoldan asla taviz vermemişlerdir.
Nihayet son yıllarda bu Avrupalılaşma sevdasına İslamî kesim de katılmış hatta bu konuda onlar öncekileri de sollamışlar ve onlardan daha da hevesli olmuşlardır. Bunlar kendimize ait  kriterleri bir kenara bırakarak Avrupa’nın kriterlerini teker teker tatbikata koymaya başlamışlardır.
 Nihayet iki yüz seneyi aşkın bir zamandır devam eden bu  Avrupalılaşma süreci, Avrupa hayranlığı ve Avrupa sevdası böylece, yakında ülkemizin her yönüyle tam bir Avrupa ülkesi olmasıyla son bulacaktır. Bu resmen de tescil edilerek yakında son nokta konacaktır. Hayret! kimler başlatmış ve kimler bitiriyor! Evet tam bir Avrupa ülkesi olmamıza az bir zaman kalmıştır.
Evet bu süreç bitmek üzeredir. Bir sürecin bitmesi demek başka bir sürecin başlaması demektir. Şimdi ülkemiz için hangi yeni süreç başlamak üzere dersiniz?
Söz buraya gelmişken asrımızın büyük imamı Bediüzzaman hazretlerini anmadan geçemiyeceğim. O bundan yüz sene kadar önce “Osmanlı Avrupa’ya hamiledir ve onu doğuracaktır” buyurmuştur. Evet üstadım! Aynen dediğin gibi oldu. Sana selam olsun! Hürmetle ellerinden öperim.


Ey insan!.. Sende büyük bir zaaf var!

Evet, hem de öyle bir zaaf ki; eğer dikkatli olmazsan, senin her iki dünyanı birden mahvedebilir. Çünkü sen, nefsin heva ve hevesi yüzünden, hazır ve peşin olan ceza ve mükafatlara önem veriyorsun; ileride verilecek ceza ve mükafatlara ise aldırmıyorsun.
 Evet insan, yaratılışı itibari ile peşin, az bir lezzeti veya ücreti, ileride verilecek büyük lezzet veya ücretlere tercih eder. Az bir peşin cezadan ise, ilerideki büyük cezadan korktuğundan daha fazla korkar. Dolayısıyla biz insanlar, peşin olan zevk ve ücretlere talip, peşin olan cezalardan da korkar bir şekilde yaratılmışızdır. İlerideki büyük ceza ve mükafatlara ise pek aldırmayız.
İşte bu özelliğimizden dolayı, ekser imtihanlar bu zaafımız noktasında olmaktadır. Allah’ın emir ve yasakları da ekseriya bu zaafımıza bakmaktadır. Mesela: Sabah namazı vakti, sıcak yatağınızda, mışıl mışıl uyurken ‘kalk’ emri gelir. Peşin olan ve nefsimizin istediği uykuyu terk etmemiz ve ücretini ileride almak üzere namaz kılmamız istenir. Peşin olan zevki terk, peşin olan zahmete girmek…  ücret ise, ileride. Mesela; bizden, elimizde bulunan ve nefsimizin hoşuna giden malı, ücretini ileride almak üzere, fakirlere vermemiz emredilir. İlerideki ücrete mukabil, elimizde peşin olan nimeti vermemiz istenir. Mesela; sıhhatimiz yerinde iken, mevcut güzel yiyecekleri yememiz yasaklanır ve oruç tutmamız emredilir. Zahmet peşin, ücret ise ileridedir.
Haram olan yasaklarda da aynı özellik görülür. Bu defa haramlardaki nefsin hoşuna giden zevkler noktasında, peşin olan zevkin terk edilmesi; aksi takdirde ileride büyük ceza verileceği bildirilir. Bu defa zevk peşin, ceza ise ileridedir. Mesela: zinada nefsin büyük bir zevki vardır. O peşin zevkin terk edilmesi istenir. Terk etmez ise, ceza ileridedir. Açık saçık güzel kadınlara bakılmaması istenir. Bakmaktaki zevk peşin; eğer bakarsa, ceza ileridedir.
İşte, insanın peşin olan zevk ve cezalara önem vermesi, ileride olan ceza ve mükafatlara ise aldırmaması yüzünden; zahmeti peşin, ücreti ahirette olan ibadetleri yapmakta zorlandığı gibi; lezzeti ve zevki peşin, cezası ise ileride olan haramları terk etmekte de zorlanır. İşte imtihan budur; ibadetlerde zahmet peşin, mükâfat ileride; haramlarda zevk peşin, ceza ileridedir. Yoksa, mesela; namaz kılmayan birisine ceza hemen verilse, namaz kılmayan kalır mı? Veya açık saçık gezen birinin, yarın ahirette, önce bu açık yerleri yanacağına göre, şimdiden, peşin olarak bu ceza verilse, bir tek açık saçık gezen kalır mı? Demek, mesele büyük ceza ve mükafatların ileride, ahirette verilecek olmasıdır.
Ancak, eğer insan, ileride verilecek ceza ve mükafatları gözü ile görür veya yaşar ise; o zaman bunlarda peşin gibi oluyor. Mesela; yıllarca tahsil görüp iyi bir makama gelenleri gördüğü için, çocuğunu kar-kış demeden ve hiç üşenmeden okullara gönderir ve hiçbir masraftan da kaçınmaz. Çünkü neticeyi görüyor ve biliyor. Yazın sıcak günlerinde odun kömürünü alıyor ve bu ona zor gelmiyor. Çünkü, almazsa ne sıkıntılar çekeceğini yakînen biliyor.
Demek, ileride verilecek ceza ve mükafatları da yakînen bilse, o zaman onlar da hazır ve peşin hükmüne geçebilir. Bu ise, onları haber veren peygamberlere imana bağlıdır. Onların verdikleri haberlere gözü ile görmüş gibi inansa, o zaman o gelecekte verilecek ceza ve mükafatlar hazır hükmüne geçeceğinden, o kişiye, o emir ve yasaklara uymak zor gelmez. Demek, iş imana bağlıdır. Öyleyse sen şimdi, imanının ne kadar kuvvetli olduğunu bununla anlayabilirsin. Haramları ne kadar kolay terk edebiliyorsan, o kadar kuvvetli imanın var demektir. Farzları ne kadar rahat yapabiliyorsan o derece kuvvetli imanın var demektir. Eğer, farzları yapamıyorsan, üstelikte haramlara kolayca giriyorsan; bu, senin imanının ne kadar zayıf olduğunu gösterir. Kendini aldatma ve imanını kuvvetlendirmeye çalış. Bunun için, Kur’an-ı Kerimde “ Şüphesiz Allah katında en üstün ve şerefli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır” (Hucurat suresi 13) buyurulmuştur. İmanın amel ile alakası yüzünden de Kur’an-ı kerim’de sık sık “ İman edip Salih amel işleyenler…” şeklinde bahseden ayetler vardır. Demek, iman ile amelin yakın bir ilişkisi vardır. Bunun için amel yapamayanlar, bahusus farzları yapamayanlar ve haramlara dalanlar; oturup kara kara düşünmelidirler.
Ey kardeşim! İşte ehl-i dünya da senin bu zaafını keşfetmiş; esnaf ve bankalar el birliği ederek sana taksit tuzağını kurmuşlardır.
Çünkü onlar, sana peşin olan zevki teklif edip, ‘ücretini sonra öde’ demektedirler. “Arabayı al, götür. 36 ayda öde. Evi al, içinde otur; on senede ödersin; halı, kilim, koltuk takımı; hemen al götür, sonra şu kadar taksitle ödersin” diyorlar. Zevk peşin, ödeme ise sonra. İşte bu, insanın önemli bir zaafıdır ki; bütün imtihan bu zaafın etrafında olmaktadır ve ehl-i dünya senin bu zaafından istifade etmektedir.
Allah’ın emir ve yasaklarının da insanın bu özelliğine bakmasından anlıyoruz ki; eğer insan bu zaafına karşı dikkatli olmazsa, her iki dünyasını birden kaybedebilir ve her iki dünyada da rezil ve perişan olabilir.
Bu durumda yapılacak iş: Akıllı olmak, nefsin peşin zevk ve sıkıntılarını düşünerek değil, aksine ileride bizi bekleyen büyük ceza ve mükafatları düşünerek ve ona göre hareket etmektir.

İnsan fıtraten Allah’ı arar!..

Vücudumuz bu alemdendir. Bunun için ihtiyacı da bu alemden olan şeylerdir. Bu yüzden yeriz, içeriz, hava alırız. Hatta bunlar olmadan vücudumuz yaşayamaz. Amma ya ruhumuz? O bu alemden değil ki… Dolayısıyla bu alemden olan yiyecek, içecek gibi şeyler onu doyuramaz. O beka alemindendir. Rabbimiz insanı yarattığı zaman ona ruhundan üflemiştir. Dolayısıyla her insan; inansın inanmasın, bilsin bilmesin, farkında olsun olmasın, Rabbini arar.
“Birbirinize düşman olarak inin yeryüzüne” (Bakara suresi 36) hitabına mazhar olan insan; cennetten ayrılmış, Rabbinden uzaklaşmış ve bu sebepler alemine gelmiştir. Rabbi Allah, mekanı cennet olan bir insan bu dünyada ne yapsın? Başlamış Rabbini aramaya.
Ancak insan Rabbini nasıl bulsun, bu mümkün değil. Öyle olunca Rabbimiz kendisine ulaştıracak yolları göstermek üzere elçilerini göndermiştir.
İşte, fıtraten Rabbini bulmaya çok muhtaç olan insanoğlu; eğer o elçileri, şimdi ise son elçi olan Hz.Muhammed s.a.v’i dinlerse rabbini bulabilir. O’nu dinlemeyen, gösterdiği yolda gitmeyen asla Rabbini bulamaz.
İnsan nasıl maddi olan ihtiyacını karşıladığı zaman, mesela yemeği yediği zaman vücudu rahatlarsa, Rabbini bulduğu zaman da ruhen rahatlar ve huzura kavuşur.
İnsanların çoğu ev, eşya, elbise, araba ve diğer güzel şeylere sahip olmakla huzura kavuşacaklarını sanırlar. Hatta bunları elde edeceğiz diye ömürlerini tüketirler. Halbuki isteklerini elde etseler bile huzura kavuşamazlar. Nasıl acıkan birisine müzik dinletmekle onun açlığını gideremezsiniz, ruhu aç olan birisine de ne kadar güzel yemek yedirseniz, dünyanın en güzel yerlerinde gezdirseniz gene de onu rahatlandıramazsınız. Çünkü onun ruhunun ihtiyacı maddi şeyler değil ki... O rabbini arıyor. Ancak O’nu bulursa rahatlar. O’nu bulan her şeyi bulmuştur, O’nu kaybeden ise her şeyi kaybetmiştir.
O’nu bulmada insanlar derece derecedir. En kamil manada bulan peygamberimiz s.a.v’dir. O, bizzat gitmiş, O’nunla görüşmüş ve gelmiştir. Onun için en huzurlu ve en mutlu insan O’dur.
İşte insanlar, peygamberimiz s.a.v’in tarif ettiği yoldan giderlerse O’nu bulabilirler ve derecelerine göre ona muhatap olabilirler; O’ndan isterler, o’na sığınırlar. O’nun idaresinde olduklarını anlarlar ve O’na kulluk ederek teslim olurlar. İşte böyle insanlar rahat ve huzur içindedirler. Bu, Allah’a kulluk etmeyenlerin asla ulaşamayacakları bir huzurdur. Bunun için, Rabbini bulup, O’na kulluk yapan insanların yanına stres denen ruh sıkıntısı yanaşamaz.
Demek asrın hastalığı olan Stres’in sebebi neymiş? Kişinin Rabbini bulamaması… Bu kişilere uyutucu ilaçlar veriyorlar. Onları uyutuyorlar. Anlıyor musunuz? Adamın derdini anlamamışlar ki tedavi edebilsinler.
İşte insan Allah’a kulluk ederek daha dünyada rahat ve huzura kavuşur. Bu, ücretin peşin olan kısmıdır. Asıl mükafat ahirette ve ebedi olacaktır.
Rabbimiz hepimize nasip etsin, amin.

İhtiyar Kadınların Dinine Tabi olun!..


Kıymetli kardeşlerim! Zaman ahir zamandır, gemisini kurtaran kaptandır. Ümmet-i Muhammed’in 1400 senedir şerrinden Allah’a sığındığı ahirzaman fitnesini yaşamaktayız. Adem as zamanından beri böyle fitne görülmemiş.
Şimdi, böyle bir fitne zamanında ne yapmamız gerektiğini, nasıl davranmamız gerektiğini, imanımızı nasıl kurtarıp ebedi saadeti nasıl kazanacağımızı gene peygamberimiz s.a.v’ den öğreneceğiz. Çünkü bizim yegane rehberimiz ve önderimiz O’dur.
O bize, ahirzamanda ihtiyar kadınların dinine tabi olmamızı tavsiye etmiştir.
Hiç ihtiyar kadınlarla konuştunuz mu? Onlarda safi bir iman vardır. Çünkü onlar, her şeyi Allah’tan bilirler. Herkes küresel ısınma yüzünden kuraklık olduğunu, yağmurların yağmadığını söylerken; onlar hiç öyle şey bilmezler. Onlar direk olarak yağmuru Allah’ın yağdırmadığını söylerler. Koca koca profesörler yok buzullar eridi de, atmosferde gazlar birikti de, diye söze başlarlar, halbuki ihtiyar kadınlar hiç onları bilmez ve her şeyi doğrudan doğruya Allah’a verirler.
Deprem olur, gene bilginler çıkar; yok fay hattı idi, yer altında gazlar sıkışmıştı da vs. Amma ihtiyar kadınlar depremin doğrudan Allah’ın işi olduğunu söylerler.
Kısaca ihtiyar kadınlar hastalıkları da, kazaları da, depremleri de, yağmurları da, kuraklığı da; aklınıza ne gelirse hepsinin Allah’tan olduğunu bilirler, söylerler ve öylece de inanırlar. İşte taklidi de olsa safi iman budur. Nice üniversiteyi bitirenler, orada hocalık  yapanlar bu seviyeye gelemezler.
İşte peygamberimiz s.a.v bize ahirzamanda böyle inanmamızı tavsiye etmiştir. Bugün kurtulmak isteyenin yapacağı da budur: İhtiyar kadınların dinine tabi olmak.
Nasıl öyle olmasın ki, adam ömrünü dini ilimler ile geçirmiş, yığınla kitap okumuş, hatta binlerce talebe yetiştirmiş. Diyor ki “Ahirette böyle maddi vücutlarımızın olacağı kesin değil. Çünkü bununla ilgili kesin bir ayet yok” Halbuki ihtiyar bir kadına sor bakalım nasıl cevap verecek.
Ahirette bu günkü gibi yeme içme olmayacakmış. Öyle diyor. Sor bakalım yaşlı bir kadına ne diyecek.
Evet, yaşlı kadınların ilimleri yok amma safi imanları var. Onun için efendimiz bizlere bu alimlere değil de o yaşlı kadınlara uymamızı tavsiye etmiştir. Garip değil mi? Her halde bu günkü alimlerin bu hadisten çıkaracakları çok dersler olacaktır. Belki de kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini anlayacaklardır. Yada milletin de kafasını karıştırdıklarını fark edeceklerdir. Pek umudum yok. Çünkü onlarda ilim çok, beklide ilk önce böyle bir hadis var mı diye söze başlayacaklardır.
“Ahir zamanda kötü alimler çıkacak” hadisini de buna ilave edersek bu devirdeki alimlerin ne kadar dikkatli olmaları gerektiği açık olarak görülecektir.
Bize düşen peygamberimiz s.a.v’ kulak vermek, kafamızı karıştıracak fikirler ortaya koyan alimleri dinlememek ve elimizden geldiği kadar beş  vakit namazımızı kılıp, haramlardan kaçınarak yüzümüz ak bir şekilde dünya hayatımızı tamamlamak ve ebedi saadete ulaşmaya çalışmaktır.
Rabbim hepimize kolay bir şekilde o saadete kavuşmayı nasip etsin,  cumanız mübarek olsun.

İkazlara kulak ver, kurtul.

Bu ikaz edenler cansız şeyler de olabilir. Mesela, arabanızın kırmızı lambası yanıyor ve size yakıtınızın bitmek üzere olduğunu haber veriyor. Bu ikaza kulak verip yakıt almak akıllı insanın yapacağı iştir. Eğer bu ikaza kulak vermezsen bir müddet sonra yolda kalır ve çok sıkıntılar çekersin.
Doktor “şu şu yiyeceklerden uzak duracaksın, şu ilaçları da kullanacaksın, yoksa hayatın tehlikede” diyor. İkaza kulak verirsen sıhhatli bir şekilde hayatına devam edebilirsin. İkazlara kulak vermezsen toprak olur gidersin.
Yeni bir cihaz aldınız, elinize bir de ne yapacağınızı belirten kitapçık  veriliyor. İkazlarla dolu bu kitapçığa göre aletinizi, cihazınızı kullanırsanız ondan güzel bir şekilde istifade ediyorsunuz, yoksa ondan istifade etmeniz mümkün olmuyor.
Bir yere gidiyorsunuz. Daha önceden işi bilenler “aman, yanına şunu şunu al” diye sizi ikaz ediyorlar. İkazları dinler ve ona göre hareket edersen rahat ediyor ve bir çok sıkıntılardan kurtuluyorsun. İkazlara kulak asmazsan çok sıkıntılar çekiyorsun.
Kısaca çevremizden bize daima ikazlar gelmektedir. Ateşin yükseliyor bir ikaz, annen baban “aman oğlum şunu yap, bunu yapma” diyor bir ikaz, yollardaki bütün trafik işaretleri birer ikaz, başımızdaki ak saçlar ayrı bir ikaz, kazalar ayrı bir ikaz, hastalıklar ayrı bir ikaz, savaşlar, felaketler ayrı birer ikaz. Kısaca, diyebiliriz ki çevremizde olan her hadise akıllı bir kişi için bir ikaz, bir uyarma özelliği taşıyor. Dünya hayatımızla ilgili bu ikazlara ne derece kulak verir ve gereğine göre hareket edersek o derece rahat eder ve dünya hayatındaki sıkıntılardan kurtuluruz.
Ancak ikazlar sadece bu kısacık dünya hayatıyla ilgili değildir. Ya ebedi hayatla ilgili ikazlar?
Ebedi hayatta insanları o kadar büyük tehlikeler, o kadar büyük sıkıntılar bekliyor ki… Bütün bu tehlikelere karşı Rabbimiz bizi ikaz ediyor ve neleri yapmamız gerektiği, nelerden uzak durmamız gerektiği hususunda gönderdiği elçilerle, kitaplarla bizleri ikaz ediyor, tekrar tekrar yaptığı ikazlarla bizleri ileride bekleyen büyük tehlikelere karşı uyarıyor. Hem haber verilen tehlikeler öyle sıradan tehlikeler değil. İman etmezseniz sonsuz olarak ateşte kalırsınız, yarı çıplak sokakta gezen kadınlar cennetin kokusunu dahi alamazlar, namaz kılmazsanız kabriniz ateşle dolar, Fir’avunla haşr olursunuz, içki içerseniz şöyle azap, faiz yerseniz böyle azap, zina ederseniz şu şekilde azap göreceksiniz vs.
Şimdi, bir benzin lambasının verdiği ikaza bakıp ona göre hareket et, cansız levhaların ikazlarına uy; sonrada Rabbimizin elçileri ve kitapları vasıtası ile yaptığı şiddetli ikazlara kulak verme, akıl almaz azap tehlikelerine aldırış etme… Sonra da ben akıllı adamım de. Hayır…Hayır…Sen, hangi makamda olursan ol, emrinde ne kadar adam çalışırsa çalışsın, sen, asla akıllı bir adam olamazsın. Dünyevi en küçük bir tehlike ihtimaline karşı yapılan ikazlara kulak veren, sonra da alemlerin Rabbi olan Allah’ın ebedi hayata ait şiddetli ikazlarına kulak vermeyen, nasıl akıllı bir adam olabilir?
Peygamberimiz s.a.v’in “Cehenneme muttali oldum, ehlinin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm” ikazı ve günümüz kadınlarının hali…Nasıl da bir birine uyuyor.
Şimdi, insanların en doğru sözlü olanının ve Alemlerin Rabbi’nin son elçisinin cehennem gibi bir tehlikeye karşı olan ikazına kulak vermemek olur mu?
Rabbimiz konu ile ilgili olarak şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz biz seni hak ile müjdeleyici ve UYARICI olarak gönderdik.” Bakara Suresi 119
“Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve UYARICILAR olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur.” En’am Suresi 48
De ki: “Ey insanlar! Ben sizin için apaçık bir UYARICIYIM.” Hac Suresi 49
Evet, akıllı bir adamın yapacağı tek bir şey vardır. O da kayıtsız ve şartsız olarak bu elçilere kulak vermek ve hayatını ona göre tanzim etmek.


Seni bekleyen iki ev var!

Evet, seni ve her bir insanı bekleyen iki ev var. Ve neticede her bir insan o iki evden birine girecek ve yerleşecektir.
Evet, senin için hazırlanan bu iki evden hangisini satın alırsan ona girip yerleşeceksin. Hikaye anlatmıyorum, bu yazdıklarım hayâl de değil. Bu yazıyı her kim, her ne zaman ve her nerede okursa okusun, bilsin ki; şu anda onu bu iki evden biri bekliyor.
Evet, bu iki evden birisi; saadet diyarı olan cennette, diğeri sonsuz azap diyarı olan cehennemdedir. İnansan da inanmasan da bu böyledir. Çünkü, inansa da inanmasa da, bu dünyaya gelen her bir insan için cennette ve cehennemde birer ev yapılır. Neticede, bu dünyada yaptığı hareketlerle hangisini kazanmayı hak ederse oraya girer ve o eve yerleşir. Nitekim bu gerçek bir hadis-i şerifte peygamberimiz s.a.v. tarafından haber verilmiştir ve elbette bu olay hepimizin başına gelecektir.
Hadis-i şerifte “ Bir kişi ölüp te kabre konduğu zaman, eğer o kişi cennetlik ise ona –aşağıya bak- denilir. Aşağıda cehennemi ve orada kendisi için hazırlanmış olan evi görür. –Eğer kaybetseydin oraya girecektin- denilir. -Şimdi yukarı bak- denilir. Yukarı bakınca cenneti ve orada kendisi için hazırlanmış köşkü görür -İşte burası senindir ve oraya gireceksin- denilir.
Eğer ölen kişi cehennemliklerden ise -yukarı bak- denilir. Yukarı bakınca cenneti ve oradaki kendisi için hazırlanmış köşkleri görür -Eğer kazansaydın oraya girecektin- denilir. -Şimdi aşağı bak- denilir. Aşağı bakınca cehennemi ve orada kendisi için hazırlanmış içi azaplarla dolu olan evi görür -oraya gireceksin- denilir.
İşte bu hâl inançlı, inançsız herkesin başına gelir ve herkesin göreceği bir hadisedir.
Öyleyse şimdi bize düşen; önce bu meseleyi iyice zihnimize yerleştirmek, ‘ya kaybedersem’ diye endişelenmek, kazandıracak hareketleri araştırıp öğrenmek ve tatbik ederek kazanma gayreti ve umudu içinde olmaktır.
Evet, yapılacak iş budur. Hemen ‘Acaba ne yaparsam cenneti, o köşkleri, o akıl almaz saadeti kazanırım’ diye merak etmek, kazandıracak işleri öğrenmek ve hemen, hiç kimseye aldırmadan onları yapmaya koyulmaktır. Zira hepimiz görüyoruz ki; arkanızdan milyonlarca insan ağlayıp gözyaşı dökse bile, yine de sen tek başına kabre giriyor ve yaptıklarının hesabını veriyorsun. Kimse sana yardım edemiyor. Oraya; komünist, sosyalist, laik, ateist, Yahudi, Hıristiyan, ırkçı ve Demokrasi gibi beşeri bir sistemi benimseyen veya savunan birisi olarak girmek demek mahvolmak demektir. Evet, oraya mü’min ve Müslüman olarak girmekten başka kurtuluş yolu yoktur!
Hayatlarını İslam ve Müslümanlarla mücadele ederek geçirenler cenazeleri camiye gelince kurtulacaklarını mı sanıyorlar?
Yapılacak ikinci iş ise: hangi hareketlerin, söz ve davranışların o azap diyarı olan cehenneme götüreceğini öğrenip hemen onları terk etmektir. Öyle veya böyle işlemiş olduğumuz günahlardan da tevbe ve istiğfar etmek gerekir. İnsanların ayıplaması veya ne diyecekleri hiç önemli değildir. Zira yarın onlar seni azaptan kurtaramazlar. Çünkü, onların da yarın ahirette kendilerine yeter dertleri olacaktır.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde; düşünmemizi, tefekkür etmemizi, aklımızı işletmemizi istemiş; Peygamberimiz de s.a.v. “ Tefekkür gibi ibadet yoktur” buyurarak bizleri düşünmeye teşvik etmiş ve bir saat tefekkürün –bazı rivayetlere göre bir sene- gündüzü oruç geceyi ibadetle geçirmekten daha fazla sevap kazandıracağı haber verilmiştir.
Öyleyse şimdi sen de düşün! Yaptığın hareketler seni cennetteki köşküne mi götürür, yoksa cehennemdeki evine mi? İyice bak ve incele!
Eğer, şimdi sen böyle şeyleri düşünüp ilgilenmiyorsan yine de bil ki; bu düşünmemek seni kurtarmaz. Aksine, isteyerek ve gayret ederek cennet yolunu tutmazsan otomatik olarak cehennem yoluna girmiş olursun ve neticede sana hazırlanmış olan dayanılmaz azapları göreceğin eve girersin.
Hâlbuki sen dünyevî tehlikelerden nasıl da korkuyor ve o tehlikelere düşmemek için nasıl da gayret ediyorsun. Madem o kadar aklın var ve kafan da çalışıyor, öyleyse bu ebedi hayat yolundaki tehlikelerden de endişe edip, onlardan da kurtulmak için azda olsa gayret etmen gerekmez mi?

İmtihan dünyası

Hepimiz bu dünya için imtihan dünyası der dururuz. Eğer bu dünya imtihan dünyası ise acaba soruları nelerdir?
Evet bu imtihanın en büyük ve en birinci sorusu Cenab-ı Hak’kın kendi varlığını ve birliğini kabul etmemizi teklif etmesidir. Gönderdiği elçileri tanımamızı ve onlarla gönderdiklerini tasdik etmemizi teklif etmiştir. Teklif etmiştir diyoruz. Çünkü imtihanın gereği zorlamamaktır. Herkes hür iradesine göre hareket eder, ancak neticesine de katlanır. İmtihan esnasında imtihan olan yanlış bile yapsa ona karışılmaz.İşte bunu için kafirlere ve isyan edenlere hemen cezaları gelmemektedir.
Biz insanlara yapılan ilk teklif ve imtihanın birinci ve en önemli sorusu inanmamızdır. Bu teklif karşısında insanlar hemen ikiye ayrılmışlardır. İman edenler doğru yapmış ve inkar edenler de kaybetmişlerdir. Elbette imtihan bununla bitmemiştir.
Bu defa iman edenlere beş vakit namaz kılmaları, zekat vermeleri, Ramazan orucunu tutmaları gibi emirler verilmiştir. Bu emirleri yapanlar kazanmış, yapmayanlar ise kaybetmişlerdir. Hatta bu emirleri yapma durumuna göre mesela namazı evde kılmaya ve camide cemaatle kılmaya göre de ayrıca dereceler değişmektedir.
İman ederek en büyük soruyu doğru cevaplayanlara ayrıca bazı şeyler yasaklanarak bir başka şekilde soru sorulmuştur. İçki içmeyeceksin, faiz yemeyeceksin, haksız yere başkasını öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, puta tapmayacaksın, Allah (c.c.)’tan başka ilah tanımayacaksın gibi. Bu yasaklara uymaya göre de ayrıca insanların dereceleri değişmektedir.
Ayrıca her bir amir- memur kim olursa olsun kendisine verilen görevi hakkıyla yapıp yapmadığına göre, her bir işçi işini güzelce yapıp yapmadığına göre ve hakeza derece alır.
Ayrıca insan bazen oğluyla, bazen kızıyla, bazen ana-babasıyla bazen de komşusuyla, amiriyle müşterisiyle ve hakeza imtihan olur. Hasta olur imtihan olur, kaza yapar imtihan olur, parasız kalır imtihan olur, işsiz kalır imtihan olur ve bu senin başına gelenlerle ayrıca başkaları da imtihan olur.
Kısaca sabahleyin gün başlar ve herkes imtihan alanına gider. Akşama kadar karşılaştığı bütün olaylar, yaptığı bütün işler ve hareketler, söylediği sözler hepsi onun ya lehinde yada aleyhinde olarak hesabı sorulmak üzere kaydedilir.
İşte bizim ne olduğumuz hep bu hareketlerimizle ortaya çıkar. Sene sonunda çocuğun karnesine bakıldığı gibi yarın ahirette de hep bizim yaptığımız hareketlere bakarlar. Orada göreceğimiz muamele hep bu yaptıklarımıza göre olacaktır.
Kısaca yarın ahirette dinimize uygun olan hareketlerimiz doğru, dinimize uymayan hareketlerimiz yanlış kabul edilecektir.
Öyleyse sen şimdiden hareketlerini dinimize uydur ki yarın ahirette perişan olmayasın.
İşin doğrusu/Sealahattin Altıntaş/19.yazı
İki ana gurup

İnsanlara Allah (c.c.) elçiler gönderip kendisinin varlığını ve birliğini kabul etmelerini ve elçileri ile gönderdiği emir ve yasaklara göre yaşamalarını emretmiştir. Bu durumda insanlar iki guruba ayrılmış; bir kısmı bu emri kabul etmiş ve iman edip salih amel işleyerek hayatlarını geçirmişlerdir. Diğer gurup ise bu emri red etmiş ve canlarının istediği gibi bir hayat sürmüşlerdir. Ve maalesef insanların çoğu daima bu gurupta yer almıştır.
Elbette insanlar böyle iki guruba ayrılınca yarın ahirette gidecekleri yer de iki ayrı yer olacaktır. Cennet ve Cehennem !
İman edip salih amel işleyenler Cennet’e, inkâr edenler, bugünkü Yahudi ve Hıristiyanlar da dahil olmak üzere İslam’ı kabul etmeyen herkes Cehennem’e gidecektir. Çünkü İslamiyetten başka bir din ile gelenlerden bunun kabul edilmeyeceği Kur’an-ı Kerimde bildirilmiştir. Ancak Cennet ve Cehennemdekilerin de durumları aynı değildir. Nitekim Cehennem yedi tabakadır. En aşağıda ben de müslümanım deyip te Müslümanları arkadan hançerleyen münafıklar yanacaktır. Puta tapanların yeri ayrı, Yahudilerin yeri ayrı, Hıristiyanların yeri ayrı olacaktır. Bunların içinde de yaptıkları iyi ve kötü hareketlere göre de görecekleri azap ayrıca farklı olacaktır. Zalimler bile yaptıkları zulmün derecesine göre farklı cezalar göreceklerdir. Bir adam öldürenle on adam öldürenin cezaları elbette bir olmaz. Bu adaletin gereğidir. Elektiriği bulan ve insanlara çok faydalı olan Edison’un durumu çok sorulur. Eğer iman etmeden ölmüşse cehennemde daha hafif azap görerek yaptığı iyiliğin mutlaka karşılığını görür.
Cennette de durum aynıdır. Cennet sekiz tabakadır. Herkes imanına göre, yaptığı salih amellere göre, insanlara yaptıkları iyiliklere göre ve hakeza ve hakeza karşılık göreceklerdir.
Kısaca ne kadar iyilik o kadar sevap ve mükafat, ne kadar zulüm ve kötülük o kadar azap. Boş yok ve yapılan hiçbir şey boşa gitmiyor. “yapılan zerre kadar bir iyiliğin de, yapılan zerre kadar bir kötülüğün de karşılığı görülecek”(zilzal suresi)
Dünya hayatı tam bir imtihan. Senin hakiki vaziyetin belli oluncaya kadar imtihan devam ediyor. Ölünce imtihanın bitmiş ve sonuç belli olmuş olacaktır. Bunun için daha ölürken nereye gideceğin bellidir ve sana da göstereceklerdir. İmtihana girenler neticeyi nasıl da merakla beklerler. Hayatımız imtihan ve neticesi de yakında belli olacak. Senin için son derece önemli olan bu imtihanın neticesini ne kadar merak ediyorsun?