28 Mayıs 2013 Salı

Ümid ve korku arasında ol!




Dinimizde bu ölçü çok önemlidir. Mü’minin yeri, dinimizdeki tabiri ile “beynel havf ve reca” yani ümid ve korku arasıdır.
Yani, kişi Allah’ın rahmetinden hiçbir zaman ümidini kesmeyecek amma, Allah’ın azabından da emin olmayacak. Mü’min ne kadar ibadet yaparsa yapsın, ne kadar iyilikte bulunursa bulunsun kendisinden emin olmayacak, hatta alnını secdeye koysa, haram nedir bilmese ve son nefesine kadar ibadetle meşgul olsa, gene de emin olamaz. Çünkü, yarın kıyamet günü dağlar gibi ibadetle gelip te cehenneme gönderilecek insanlar olacaktır. Ehl-i bid’a’nın hiçbir ibadetinin kabul edilmediği hadislerle sabittir. Kendini beğenen kişilerin de ibadetlerine zerre kadar değer verilmeyecektir. Dolayısıyla bizler yaptığımız ibadetin kabul olunup olunmadığını bilemeyiz. Kabul olunsa bile, Allah’ın rahmeti olmadıkça bu ibadetler bizi cennete götürmeye yetmez. Peygamberimiz (sav) hiçbir kimsenin ibadeti ile cennete gidemeyeceğini, ancak Allah’ın rahmeti ile cennete gideceğini, kendisinin dahi böyle olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla ibadetlerine güvenmek, onlar ile kurtulacağını sanmak yanlıştır. Biz ibadetlerimizi Rabbimizin rızasını kazanmak için yaparız. Elbette O’nun rızası ibadet ve güzel amellerle kazanılır. Cennete gidebilmemiz, cehennem azabından kurtulmamız O’nun rızasına bağlıdır. O’nun rızası da iman etmeye ve salih amel işlemeye bağlıdır. İsyan ederek herhalde rızası kazanılmaz.
Evet, ibadet yapanlar kendilerine güvenmeyecekler, kendilerini garantide görmeyecekler. Bir de isyan yollarında gidenler var. Onlar da ümidlerini kesmeyecekler. Allah’ın rahmetinden ümid kesmek en büyük günahlardandır. O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır. İsterse bütün kullarının bütün günahlarını bir anda affedebilir. Nerde kaldı ki bir mü’minin günahı.
Demek kişi her ne kadar günahkâr olursa olsun Allah’tan ümidini kesmeyecek, her ne kadar ibadet yaparsa yapsın kendini garantide görmeyecektir.
Hatta cenab-ı Hak bir kudsi hadiste bir kulda iki korku ve iki emniyeti toplamayacağını bildirmiştir. Bir kul ki dünyada Allah’tan kormuş ise o, ahirette korkmayacak, bir kul da dünyada korkmamış, kendine güvenmiş ise onu da mutlaka ahirette korkutacaktır. Kısaca dünyada korkanlar ahirette korkmayacak, dünyada korkmayanlar da ahirette korkacaklardır.
Bu yüzden kesinlikle kendimizi beğenmeyelim, kimseyi de hor ve hakir görmeyelim. Hatta, her ne halde olursa olsun hiç kimseyi ayıplamayalım. Yarın onlar tövbe edip düzelirler de, bakarsın, Allah korusun, bizler o yanlış işlere girebiliriz. Dünyada bu anlattıklarımızın örnekleri pek çoktur.
Öyleyse bilelim ki garanti yoktur. Her sene hacca da gitsen, sabahlara kadar ibadette yapsan, her gün oruç ta tutsan garanti olmaz. Kişi ömrünü putlara taparak ta geçirse, her gün içki içip zinada etse gene ümidsizlik te yoktur. Çünkü tövbe kapısı açıktır. Kişi ruhunu teslim etmedikçe ümid kesilmez, tövbe edebilir, dönüş yapabilir. Bir tek söz de kişiyi cehennemin ortasına vardırabilir.
Yapılacak iş iman edip Salih amel işleyerek ve haramlardan uzak durarak rabbimizin rızasını kazanmaya çalışmak, böylece umduğumuza nail, korktuğumuzdan emin olmaya bakmaktır. Elbette itaat yolu cennet yoludur, ve isyan yolu da cehennem yoludur.
Aman, dikkat!
….
GÜNÜN SÖZÜ: “İnsanları canlandıran ümid, öldüren ise ye’s (ümidsizlik) tir”

Sadaka-i fıtr vermek orucun kabulüne vesiledir




Sadaka-i fıtr fakirlere verilir. Bayramdan önce verilmesi Hanefi mezhebine göre vacip olan bir sadakadır.
Sadaka-i fıtr vermek zenginlere vacip olduğu halde toplumumuzda fakir zengin, hatta yeni doğmuş bebeklere kadar herkes için verilmektedir. Çünkü bu konuda genişlik vardır.
Sadaka-i fıtr’ın hesaplanması ise: 1400 senedir dört mezhep kitaplarında yazılı olduğu şekilde hesaplanmış ve bu şekilde verile gelmiştir. Buna göre sadaka-i fıtr buğdaydan, arpadan, kuru üzümden ve hurmadan verilir veya bunların miktarı kadar para da fakirlere verilerek sadaka-i fıtr vazifesi ifa edilmiş olur. Hatta bunların aynısı, yani bizzat buğday, buğday unu, arpa, kuru üzüm ve hurma kitaplarda belirtildiği miktar kadar fakirlere verilerek bu vazife yapılmış olur.
Ancak ülkemizde, son yıllarda bizzat peygamberimiz (sav)’in uygulamalarına ve hadislerine dayanan ve dört mezhebe göre olan bu uygulama kaldırılmıştır.
Şimdi ise bir kişinin bir lokantaya gittiği zaman normal olarak karnını doyurması esas alınmıştır. Sabah ve akşam bir kişi lokantada kaç liraya karnını doyurabiliyorsa o miktar sadaka-i fıtr olarak açıklanıp ilan edilir olmuştur. Hiçbir İslam’i dayanağı olmayan bu hesaplama şekline göre bu sene sadaka-i fıtr miktarı 6.5 TL olarak ilan edilmiştir. Suudi Arabistan’da sadaka-i Fıtr miktarı 10 Riyal, takriben 4 TL civarındadır.
Şimdi sadaka-i fıtr miktarı, belki yılda bir defa verildiği için çoğu  kişileri pek etkilemeyecektir. Amma bu miktarla pek çok şey irtibatlıdır. Şimdi, hasta veya piri fani olduklarından oruç tutamayanlar tutamadıkları her bir oruç için bir sadaka-i fıtr miktarı sadaka vereceklerdir. Yemin bozanlar bu miktara göre yemin keffareti ödeyeceklerdir.
Böyle toplu ödemelerde veya çol çocuk sayısı fazla olan kişiler bu durumda bu miktarı ödemede zorlanacaklarından, ya  vermeme yolunu seçecekler veya kendi kafalarına göre bir miktar tespit edeceklerdir. Bunun bir örneğini yeni yaşadım.Böyle hasta olup oruç tutamayan bir nineye ne yapacağını sordum. Oğlu dedi ki “Oruç tutamıyor, fidyesini vereceğiz”
-Ne kadar vereceksiniz, Diyanet 6.5 TL olarak ilan etmiş, dedim.
-O çoktur, 30 oruç için 5 liradan 150 TL vereceğiz, dedi.
Evet, bu millet çok ilme sahip olmasa da sağ duyu dediğimiz bir hisse sahiptir. Bu konuda kitapların ne yazdığını bilmeseler de, bu sene tespit edilen miktarın fazla olduğunu hissediyorlar.
Şimdi, ‘bu işler hissedilerek olmaz’ diyen çok bilmişlere de ben derim ki.. lokantada çorba fiyatını sormak ile de olmaz!
“Efendim, fakirin lehine olduğu için….” Olmaz efendi, olmaz! Bu dindir, oyun değil. Sen zekatı da kırkta birden fakirin lehine diye kırkta ikiye çıkarabilir misin?
-Efendim, buğdaydan, hurmadan yapılan hesap ile ortaya çıkan miktar çok az.(!) Bunu söylemek dinimizde Allah ve resulünün koyduğu hükümleri beğenmemek anlamına gelir ki… çok tehlikelidir. Bize düşen dinimizde konmuş hükümlere fikrimizi karıştırmadan uymaktır. Mezhep imamlarına bakarak “biz de hüküm çıkarabiliriz” zannetmeyin. Onlar kılı kırk yararak, ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkarıyorlardı. Şimdi siz de deniyorsunuz amma bakın, gülünç duruma düşüyorsunuz. Lokanta fiyatlarına bakarak sadaka-i fıtr tespit edileceği hangi kitapta yazıyor?
Evet, dört mezhebe göre bu yıl sadaka-i fıtr miktarı 1.5 TL civarındadır. Buna göre sadaka-i fıtrını ödeyenler inşallah dinimizin bu emrini yerine getirmiş olurlar. Ancak durumu iyi olup ta, daha fazla ödemek isteyenler istedikleri kadar yüksek fiyattan ödeyebilirler. Dört hak mezhebe göre durum böyle, mezhepsizlere ise söyleyecek bir sözümüz yoktur.
….
GÜNÜN SÖZÜ: “ Cenab-ı Hakk’ın seni ne kadar sevdiğini anlamak istersen; sen O’nu ne kadar anıyorsun, ona bak!”

Zekatınızı hesaplayarak veriniz!




Zekat vermek Allah’ın emridir. Zekat vermeyenlerin malları yarın kıyamet gününde zorlu bir yılan haline geleceği ve sahibinin boynuna dolanarak ona azap edeceği hadislerle bildirilmiştir. Hiç kimse böyle bir azaba düşmek istemez. O zaman, eğer kendimizi seviyorsak, yarın mirasçılara kalacak malımız için kendimizi azaplara düşürecek hareketlerden kaçınmalı, zekatımızı fazla fazla vermeliyiz.
Aslında zekat vermek zor değildir. Amma günümüzde bazen zorlaştırılmaktadır. Mesela; gelin hanımın kolunda bilezikler vardır. Onların yılda bir zekatı verilecektir. Bu zekatı vermek o gelin hanımın görevidir. Ona farzdır. Vermezse cezayı da o çekecektir. Amma o gelin hanımın zekat verecek başka bir geliri yoktur. Bu durumda aslında evini zor geçindiren beye zekatı vermesi söylenir. O zavallı hem fakirdir hem de zengin olan hanımının zekatını vereceğim diye zorlanır. Böyle olursa elbette zekat vermek zor olur.
Hâlbuki zekât zengin olan kişinin malından verilir. Mesela, adam ayakkabıcı. Dükkanında 400 tane ayakkabısı var. Bunların ne en kötüsünden nede en iyisinden olmamak şartı ile 10 tane ayakkabıyı fakirlere zekat olarak verecek. Şimdi böyle zekat vermek o kişiye zor olur mu? Hatta dükkandan on ayakkabının eksilmesi fark bile edilmez. Diyelim adamın yüzlerce koyunu var. Hesapladı, dört koyun vermesi lazım. O sürüden dört koyun eksilse belli bile olmaz. Bunu vermek o sürü sahibine hiç zor olur mu? Zorluk şurada olmaktadır. Sen adama koyun verme de para ver dersen işte o zaman zor olur. Zekatı altının içinden çıkarıp vermek gerekirken gelin hanımın yaptığı gibi kocasına sen ver dersen elbette zor olur. Demek zorluk dinimizin dediğini yapmamaktan kaynaklanmaktadır.
Zekat vermek malı hiç eksiltmez. Hatta çoğaltır, bereketlendirir, şerrinden korur, telef olmasına, başına bela gelmesine mani olur ve ahirette de en az bire on, böyle ramazan günlerinde çok daha fazla sevap  kazandırır. Fakirin şöyle bir “Allah razı olsun” demesi de yanımıza kâr kalır.
Vermeyince ne olur? Birincisi, Allah’ın emrini yerine getirmediğinden isyan etmiş olursun ve ahirette de şiddetli cezalara çarptırılırsın. Bundan başka illa zekat kadar bir mal en azından elinden bir şekilde çıkar, bazen de fazlasını da götürür. Zekat fakirlerin malı olduğundan yarın onlar, ahirette yakana yapışırlar. Orada yakanı onların ellerinden zor kurtarırsın. Artık sen bilirsin.
Zekatın kimlere verileceği ayetlerde açık olarak belirtilmiştir ve sekiz sınıfa verilir. Günümüzde çeşitli şer-i hilelerle zekatlar okul, yurt, kurs gibi zekatın geçmediği yerlere aktarılmaktadır. Bu öyle bir vebaldir ki.. zekat fakirlerin hakkı olduğundan hile ile o zavallı fakirlerin malları çalınmış, gasp edilmiş olur. Bu adamlar soygun yapsalar, hırsızlık yapsalar hiç olmazsa zenginlerin mallarını çalmış, gasp etmiş olurlar. Bunlar bu şekilde fakirlerin mallarını gasp ettiklerinden daha büyük bir suç işlemiş olurlar. Hayır yapacağız derken büyük vebal altına girmektedirler. Bu arada kişi kendisi bilerek bu hileli yola baş vuruyorsa zekat borcunu da ödememiş olacağından yarın ahirette zekat borçlusu olarak azap göreceği açıktır.
Her işimizde olduğu gibi zekat verirken de dinimiz nasıl diyorsa ona göre hareket edelim. Zekatı verirken en yakın akrabadan başlamak güzel olanıdır, daha fazla sevap kazandırır, akrabalık bağlarını geliştirir. Bu arada komşuları da unutmayalım.
….
GÜNÜN SÖZÜ: “ Başkasına yaptığın iyiliği unut, kötülüğü unutma! Başkasının sana yaptığı kötülüğü unut, iyiliği unutma!”

İtikaf günleri yaklaşıyor




Malum, Ramazan ayının son on günü dünyadan tamamen elini çekip, bir camiye kapanarak kendini tamamen ibadete vermeye itikaf deniyor.
Peygamberimiz s.a.v her Ramazan mutlaka itikafa girerdi. Eğer bu sene herhangi bir sebepten dolayı itikafa girememiş ise, ertesi sene yirmi gün itikafa girer ve giremediği yılı telafi ederdi. Demek, itikaf müekked bir sünnet olup, Peygamberimiz s.a.v.’in terk etmediği bir ibadettir.
Dolayısıyla sünnet-i kifaye olan bu ibadeti toplumda hiç olmazsa bazı müminler yerine getirmelidir ki.. diğer müminler vebalden kurtulsunlar. Eğer şu şehirde bir tek kişi bile bu sünneti yerine getirmezse hepimiz mesul oluruz. Bu yüzden bu konuda müftülüklere görev düşmektedir. İtikaf teşvik edilmelidir. Bu işte ehil olan bazı hocalarımızın nezaretinde itikaf yapılması sağlanmalıdır. İtikafa girmek isteyenlere yardımcı olunmalı, bu iş için bazı camiler hazırlanmalı ve hem bu sünnet ihya edilmeli, hem de sünnet-i kifayenin terki dolayısıyla bütün müminlerin vebal altında kalması önlenmelidir. Umarım müftülüğümüzün bu konuda bir çalışması vardır.
Peygamberimiz s.a.v. terk etmeden her sene itikafa girdiğine göre, bundan bizim çıkaracağımız ders şudur: İnsan ibadet ve kulluk için yaratılmış ve ebedi hayatı kazanmak için şu dünyada geçici olarak bulunmaktadır. Ancak içinde bulunduğumuz şartlar insanı fazlası ile meşgul etmekte, hatta yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktadır. Yıl on iki ay dünyaya koşan insan, Ramazan ayının gelmesi ile bir nebze olsun ibadete yönelmektedir. Ramazan ayının son on gününde ise içinde Kadir gecesini bulunduğundan bir gecede bir ömürde kazanılamayacak sevabı kazanmak mümkündür. Kadir gecesini son on günde aramak gerektiğinden, son on gün artık tamamen dünya işlerini bırakıp, kendini ahirete vermek gereken bir zamandır. Her işimizde işin en doğrusunu bize ders veren ve bizzat kendisi tatbik ederek gösteren  peygamberimiz s.a.v. bu meselede de bize en doğru olan hareketi itikafa girerek göstermiştir.
Evet, şu dünyada geçici olarak bulunan ve her an ahiret yolculuğuna çıkmak ihtimâli olan bizler, ahiretimizde akıl almaz faydaları olacak Ramazan ayının son on gününü elimizden geliyorsa itikafa girerek ve kendimizi tamamen dünyadan çekerek geçirmeli, ahirete yönelerek kendimizi tamamen ibadete vermeliyiz.
Evet, dünyanın az bir menfaati için bir çok zahmetlere katlanan bizler, ahiretin büyük menfaatleri için de bazı zahmetlere katlanmalıyız. Ramazan’ın son on gününü mümkünse, yapabiliyorsak itikafa girmeli, yapamıyorsak yine de elimizden geldiği kadar dünya işlerini bırakmalı yada en aza indirerek ibadet ve taate yönelmeliyiz. Evet, yapılacak doğru hareket budur, sünnet olan da budur.
……..
GÜNÜN SÖZÜ: “Kısacık dünya hayatındaki rahatın için bu kadar zahmetlere katlanıyorsun da, niçin ebedi hayatındaki rahatın için az bir zahmete katlanmıyorsun?”

Ramazan ayını çocuklarımıza sevdirelim




Ramazan ayı çocuklar için, özellikle gece yarısı kalkıp yemek yemeler, iftarlar, teravih namazları onlar için çok farklı şeyler ifade ederler. Top atılması, salalar verilmesi, camilerde görmeye alışık olmadığı mukabeleler, akşam vakti ezanı bekleyerek sofra başında beklemeler ve en nihayetinde bir bayram havası içindeki teravih namazları…
Evet, çocuklar normal zamanlarda görmeye alışık olmadığı bu güzel faaliyetleri çok severler. Bir de bizzat o faaliyetlere katılırlarsa sevinçleri kat be kat artar. Dolayısıyla çocuklara ramazan ayını sevdirmenin birinci yolu bizzat onunda bu faaliyetleri yapmasına fırsat vermektir. O da bizzat bunları yaparak diğer insanlara katılmalıdır. Elbette çocukların yaşına göre anne babalar onun neleri yapabileceğine karar vereceklerdir amma, özellikle annelerin şefkati onları bu güzel işlere katılmaktan alıkoymamalıdır. Bunu deyince annemin orta okul çağlarımdayken, oruç tutabilecek durumdaki bize yaptıkları geldi. Ben oruç tutmak isterdim. Mutlaka sahura kaldırmalarını söylerdim. Bir bakmışım sabah olmuş. Ya..Hu anne, beni niye kaldırmadınız? Derdim. “Oğlum, daha küçüksün, zayıfsın, sonra tutarsın” derdi. Aslında bu, yanlış bir hareketti. Annelik şefkati oğluna kızına acıyıp oruç tutturmamak değil, tam tersine “aman, oğlum ateşe girmesin” diyerek Allah’ın emir ve yasaklarını yapmasını sağlamaktır. Özellikle yedi sekiz yaşlarımdaki ramazanları hatırlıyorum. Sahura kalkmayı o kadar severdim ki…Amma annemiz çok azına bizi kaldırırdı. Demek bu günde yedi, sekiz yaş civarı çocuklarımızı eğer kalkmak istiyorlarsa mutlaka sahura kaldırmalı ve o zevki onlara tattırmalıdır.
Öyleyse, bu ayda çocuklarımıza yaşlarına göre muamele etmeli, yedi sekiz yaş civarı çocuklar sahura kaldırılmalı, yavaş yavaş oruç antremanı yaptırılmalıdır. Öğleye kadar veya duruma göre daha az veya çok oruç tutturmalıdır. Üst üste üç gün oruç tutabilecek çağa gelmiş olanlar artık oruç tutmaya başlamalıdırlar. Bırakın biraz aç kalmayı, susuz kalmayı görsünler ve yaşasınlar. Bu az bir zahmet, onlara çok şeyler kazandıracaktır.
Onları ellerinden tutup camiye götürüp mukabele dinletelim. Onları sıkmayacak şekilde buna devam edelim. Çocukları teravihe götürelim. Yalnız ,bunda ölçüyü kaçırmamak gerekir. Çünkü henüz söz anlamayacak kadar küçük olan, iyi ve kötüyü ayıramayan, tuvaletini tutamayan veya yaramazlık ettiği zaman insanları rahatsız ettiğinin farkında olmayan çocukları camiye götürmek doğru değildir. Demek, söz anlayacak çağda olan ve diğer cemaati rahatsız etmemeyi bilen ve tuvaletini tutmasını öğrenmiş durumdaki çocuklar camiye getirilmelidir. Yoksa, çocukları camiye alıştıracağız diye henüz neyin ne olduğunu bilmeyen, ağlayıp cemaati rahatsız eden, cami içinde koşup insanları rahatsız eden çocukları camiye getirmek doğru değildir. Bu konuda hadis-i şerif te vardır.
Çocuklar, bizzat yaşanmış olan peygamber kıssalarını dinlemeyi çok severler. Bunları ya  vaazlarda dinletmeli veya kendimiz bizzat okuyup anlatmalı, yahut da  kitaplardan bizzat onlara okumalıdır. Bu onlara sarsılmaz bir iman kazandıracağı gibi, kuvvetli bir şekilde dinimize de ısındıracaktır.
Evet, çocuklarımız ile ilgilenelim, yaşlarına göre yapabilecekleri her şeyi ramazanda onlara yaptıralım ve bu ayı dolu dolu yaşamalarına fırsat verelim.

İnsanlar üç guruptur





1. Ehl-i dünya    2. Ehl-i ukba  3. Ehlullah

Ehl-i dünya olanlar dünyayı elde etmek için çalışanlardır. Ahiret düşüncesi taşımazlar. Helal haram bilmezler. Menfaati, zevki nerede ise oraya yönelir. Menfaati var mı,  yok mu ? ona bakar.Ehl-i ukba ise ahiretteki kâr ve zararını düşünür.Kendisine ahirette menfaati olacak şeyleri zorda olsa yapar. Hoşuna gitse bile kendisine ahirette zararı dokunacak şeyleri yapmaz. Ehlullah ise; dünya ve ahiret menfaatleri peşinde değildir. Onun için önemli olan Allah’ın rızasını kazanmaktır. Oda hareketlerinde hep O’nun rızasının olup olmadığını düşünür. Allah’ın razı olacağı şeyleri yapar, razı olmayacağı şeylerden kaçınır.
Allah cc bizim kendi rızasına uygun hareket etmemizi ister. Boş ve fani olan dünyanın peşinden koşmamızı istemez. Bunun için ehl-i dünyanın hali perişandır. Ne kadar dünyayı elde etse de sıkıntılardan kurtulamaz. Dünyada da ahrette de perişan olur.Ehl-i ukba ise dünyanın peşinde koşmadığı için rahat eder. Dünyada rahat ettiği gibi ahirettede rahat eder.Dünya ve ahiretin peşinde koşmayan,sadece rıza-ı ilahiyi esas maksat yapan Ehlullah ise dünyada en çok zevki o eder, ahirettede en çok keyfi o eder. Ayrıca Cenab-ı Hak’kın rızasını kazanmak o kadar kıymetli ve o kadar zevklidir ki bildiğimiz zevklerle onu kıyas etmek mümkün değildir.
Gariptir ki ehl-i dünya dünyada ve ahirette perişan olduğu halde insanların çoğu bu guruba yönelmiştir. En az olan gurup ise en kıymetli olmasına rağmen Ehlullah olan guruptur.Şimdi biz kendimize bakalım. Söyle bakalım. Sen hangi guruptasın ?
Selahattin ALTINTAŞ

Küsleri barıştırın




Bir müminin diğer bir mümine üç günden fazla küs durması yasaklanmıştır. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz müminler birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin” emrini vermiştir. Hucurat Suresi10.
Dinimizde sosyal ilişkilere son derece önem verilmiştir. Bir gün bir kişi itikafta olan büyük bir zata gelip küs olduğu kişi ile kendisini barıştırmasını ister. O kişi hemen itikaftan çıkıp onları barıştırmaya yürüyünce bu kişi “efendim, acele etmeseydiniz, bizi bayramdan sonra barıştırırdınız, itikafınızı bunun için bozmasaydınız” demiştir. O büyük zat ona “iki kişinin arasını düzeltmek on sene itikâftan daha hayırlıdır” mealindeki hadis-i şerifi hatırlatmıştır. Evet, iki küs kardeşimizi barıştırmak, onların arasını düzeltmek on sene itikâf yapmaktan daha fazla sevaplı güzel bir ameldir. Hangimiz on sene itikaf yapabilir? Değil on sene, on gün bile itikâfa giremiyoruz. Hâlbuki toplumdaki küsleri barıştırmak sureti ile böyle yüksek sevaplar kazanmamız mümkündür.
İnsanlar genellikle nafile ibadet yapanların çok sevap kazandıklarını sanırlar. Hadis-i şerifte görüldüğü gibi bir küsü barıştırmak on sene itikâf yapmaktan daha fazla sevap kazandırmaktadır.
Evet, çok amel ve ibadet yapmasalar bile insanlara yakın olan, onların dertleri ile ilgilenen ve onların sıkıntılarını gidermek için çalışanlar; işte bu kişilere  sevap noktasında yetişmeye imkan yoktur. Onlar yaptıkları küçük gibi görünen bir hareketle diğer insanların senelerce ibadet ile kazanacakları sevaptan daha fazla sevap kazanmaktadırlar.
Öyleyse, farz ibadetlerimizi yapıp haramları terk ettikten sonra sevap kazanmak, ahiretimizi kurtarmak istiyorsak, insanlara yardım edelim, onların sıkıntıda olanlarına yardımcı olalım, küs olanları barıştıralım, hasta olanlarına, odun kömür alamayanlarına, fakir olup evlenemeyenlerine, yaşlı olup ekmeğini alamayanlarına ve hakeza aklınıza ne gelirse yapabileceğimiz kadar yardımcı olalım. Onların şöyle içten bir “Allah razı olsun” demelerine paha biçilemez. Zaten biz de bütün bunları onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin sırf Allah cc bizden razı olsun diye yapalım. İnşallah o zaman Allah cc bizden razı olacaktır.
Allah’ın bir kuldan razı olması demek o kişinin ebedi olarak kurtulması demektir. Dünya ve ahirette mutlu olması demektir. Bundan daha başka insan ne isteyebilir ki..
Evet, toplum ile, insanlar ile ilgilenelim, elimizden geldiği kadar onlara iyilik yapmak ve yardım etmek için gayret edelim. Bu yapacağımız hareketler karşılıksız değildir. Sırf insanlara böyle yardımcı olmak ile evliya olmuş nice zatlar vardır.
İnsanlara iyilikte bulunmak böyle sevaplı ve böyle mükâfatı büyük olduğundan kötülük yapmanın da o derece kötü ve günah olduğu açıktır. Eğer iyilik yapamıyorsanız,  hiç olmazsa insanlara zararınız dokunmasın. Bu dahi bir iyiliktir.
…..
GÜNÜN SÖZÜ: “İyilik yapan sanki kendine iyilik yapmıştır, ve kötülük yapan da sanki kendine kötülük yapmıştır.”